Bisiklet (I. kısım)


I.
Tabutunun arkasından yürüdüğü abisi geldi gözünün önüne. Canlı, gülümseyen yüzü; dudağının kenarına asılan hüznü… Morgda gördüğü kanlı cesedi… O zaman yaşadığı öfkenin kumaşındandı şimdi yaşadığı, bunu hissedebiliyordu.
Elindeki “makinalı”nın tetiğine basarken, tetiğe basmıyor da dişlerini sıkıyordu aslında sadece. Ne nerede olduğunu ne de yaptığını bilebilecek durumdaydı. İlk silahın atıldığını duyar duymaz kendisini sıkmış, elindeki alet de kendiliğinden işlemeye başlamıştı işte. İşin garibi, öç bile almıyordu aslında. Öç almasını bilmezdi ki…

II.
Bisiklet daha isabetli çevrilebilirdi Türkçe’ye. Kelimenin Batı dillerindeki karşılıkları, ya teker sayısına ya da ayakla çalışmasına atıfta bulunurken, Türkçe’de bu atfın farkında olunmasını sağlayacak bir karşılık yerine, doğrudan sözcüğün Latince kökünün kullanılması yerinde olmamış. İngilizce’de ve İtalyanca’da “iki teker” anlamında sırasıyla, “bicycle” ve “bicicletta”; Almanca’da “çark”a göndermede bulunan “Fahrrad” sözcükleri, Yunanca’da yerini “ayak”a atıf yapan “podîlato/ ποδήλατο”ya bırakmış. İyi de etmiş. Bir zamanlar Türkçe’de kullanılan “velespid” de Fransızca “vélocipède”den gelirmiş. Aslında, Püsküllüoğlu ÖzTürkçe Kılavuzu’nda farklı bir karşılık olarak “çifteker”i önermiş ama pek kullanılmamış zahar.
Bu topraklarda bisiklet kullanıldığına ilişkin ilk gazete haberini 31 Ağustos 1885 tarihli Tarik gazetesinde okurmuşuz, Ersan Erçelik’in Varlık dergisinin Şubat 2006 tarihli sayısında yazdığına göre… Mösyö Tomas Stefans –ki Amerikalı imiş kendileri-, velespidi ile İstanbul’a gelmekle kalmamış, İzmit, Ankara, Yozgat dememiş, vurmuş yollara tekerini.
Bu, bacaklar iki yanına sarkıtılmak sureti ile tepesine çıkılıp, boynuzlarından tutularak idare olunan ve bacak kuvveti ile yürütülen tekerli aygıta ne dendiği bir tarafa, toplumsal yaşamda nereye denk düştüğü daha önemli değil mi?
Kuşkusuz, öncelikle burjuvazi nail olmuştur, bu Frenk icadının zevk-ü sefasına… Erçelik, aynı yerde Servet-i Fünûn başyazarı Ahmed İhsan Bey’den alıntılamış: “Ehli zevk meyânında velospid süvâriliği evvel emirde Kadıköyü, Kuşdili, Fenerbahçe’de enzârı erbâbı cevelâna müsadif olmuştur”. İcadın, kelimenin olumlu ve olumsuz anlamlarıyla “umumileşmesi” kitle üretimine geçilmesi ile gerçekleşmiştir herhal. Olasılık, bu noktadan sonra burjuvazi iki tekerden dört tekere terfi ederken, bisiklet de avama mal olmuştur. Böylece, insan emeği ile işleyen aygıt, gerçek sahibine kavuşmuştur. Burjuvazi sevmez bu “ayak işleri”ni oldum olası zaten…
Kalabalık işçi çalıştıran fabrikaların önleri, işçi bisikletleri ile dolup taşmıştır bir tarihten sonra. Sabahları bacak kuvveti ile işe gidilir, bütün gün kol kuvveti ile ekmek parası kazanıldıktan sonra akşamları, o ekmek parası üç kuruş beş kuruş da olsa dolmuşa otobüse kaptırılmaz. Bisiklet ekmek parasıdır bu yüzden işçi sınıfı için. Gerçi hangi çocuk anlar bundan..?
Çocuk için bisiklet eğlencedir, özgürlüktür. İyi bir şey de değil gerçi ama bencilliktir de biraz. Özgürlük dediğin bir tür bencillik değil mi zaten?
Bir de yaşlılar içindir bisiklet. Büyük şehirlerde değilse, büyük bir ilçe büyüklüğündeki Anadolu şehirlerinde, büyük bir köy büyüklüğündeki kasabalarda, gidonu, üzerine binildiğinde öne abanmayı gerektirmeyecek; selesi de insanın kaba etini acıtmayacak şekilde tasarlanmış bisikletler pek çok ihtiyar için makam aracıdır. Hele Ege’de, hele Ege’de… Kasabanın meydanındaki çınarın altında oynanacak damaya neyle yetişilir? Emeklilik sonrası, evdeki kadının dırdırından, torunların vırvırından, gelinlerin damatların hırhırından neyle kaçılır? İnsan yaşlandıkça çocuklaşır derler ya, o eski çocukluk günlerine neyle dönülür? Hem, akşam eve dönerken arka seleye ekmek, çukulata benzeri ıvır zıvır da sıkıştırıldı mı, ne dırdır kalır evde ne vırvır ne hırhır… O seleye huzur, güven ve barış da sıkıştırılmış olur böylece. O yüzden iki ucu çengelli lastikleri vardır bu türden bisiklet kullanıcılarının. Arka seleye daha çok huzur istif edebilmek için…
Bu büyük adam bisikletleri, pek çok çocuk için de önce alıştırma sonra da cambazlık yaptıkları bisikletlerdir. Öyle Amerikan filmlerinde olduğu gibi, kendi boylarına göre bisikletleri olmaz Anadolu’da çocukların. Küçücük bacaklarını, o kocaman bisikletlerin gövdesinin üzerinden aşırmaları da mümkün olmadığından, gövdenin oluşturduğu üçgenin üstünden değil içinden geçirip bacaklarını, yandan çarklı kullanmayı öğrenirler bisikleti. Bisiklet kullanmayı böyle öğrenince, arkada ayrıca oturacak yeri olmayan bisiklete dahi üç kişi, dört kişi hatta beş kişi binebilirler ustalık dönemlerinde.
Hâsılı, ismine Türkçe bir karşılık bulunamadıysa da, yaşamda pek güzel karşılık bulmuştur bisiklet Anadolu’da kendine.

III.
Bisikletleri vardı abisiyle. Önceleri o küçüktü, yalnız abisinin bisikleti vardı. Sonra onun yine kendi bisikleti olmadı ya, babasınınkini kaçırırlardı depodan, abisininkini de o alırdı böylece. Ne gezerlerdi ama? Bisiklet kullanmayı abisi öğretmişti. Çok kafa göz yarmışlardı, çok kavga edip çok gülmüşlerdi. Yaz gelsin, hafta sonu olsun, abisi arkadaşlarına söz vermesin, maça gitmesin isterdi. Bisikletlerine atlayıp Porsuk kenarında o yana bu yana salınsınlar bisikletleriyle isterdi. Adalar’a giderlerdi hem. Adalar demek lunapark demekti Eskişehir’de.
Havalar ısındığında öyle hemen çıkılmazdı sokağa ama. Yalvarmak gerekirdi annelerine. Güneş geçmesin diye başlarına, apartmanın gölgesi, kaldırımı tümüyle kapladığında izin verirdi anneleri. Pencerenin önünde, dakikaları santimle sayarlardı. O kadar açık bir kuraldı ki bu, hile yapmak, çamura yatmak olanaksız… Şu saat dese anne, gider bütün saatleri ileri alırsın, n’olacak? Ya da ders çalışılacak, şu iş yapılacak dese… Hepsini yaparsın, yapamadığın yerde yapıyormuş gibi yaparsın. Masanın üstünde ders çalışır altından ayaklarınla abine sataşırsın. Öyle değil ki güneşle gölgenin oyunu… Doğanın kurallarını ve onları sabırla izlemek dışında yapılabilecek bir şey olmadığını böyle mi öğrenmişti?
Ve gölgeler uzar, apartmanın gölgesi kaldırımın boyunu aşar, onlar da abisiyle kendilerini sokağa atarlardı. Gölgeden gölgeden sürerlerdi bisikleti. Güneş düştükçe gölgeler daha da uzar, oyun alanları genişlerdi. Güneş daha da eğilsin, gölge kaplasın her yeri isterlerdi. Ama bu kez de güneş battığı için eve dönmeleri gerekirdi. İnsanın en çok istediği şeyin, aynı zamanda o şeyin sonu da olması ne ilginç?
Çok küserlerdi bir de. Her şeyden bir maraz bulur, kafayı takar küserlerdi. Küsünce de bisiklet işi yatardı. Artık ne güneş, ne gölge… Artık her yer gölge olsa ne olur? Bisikletler de yatardı bir kenarda. Öyledir bisiklet çünkü. Tek başına kullanılsa da, hep birlikte sevilir.
Küsmek oyun olurdu böyle zamanlarda aralarında. Birbirleriyle konuşmazlar ama bir yandan da her bir adımlarını izlerlerdi birbirlerinin. İlk konuşan, barışmaya ilk yanaşan kaybederdi oyunu. İnsanın en çok sevdiğiyle konuşmamak pahasına kazanması ne ilginç?
Hep kaybetmek isterdi o yüzden. Pencere önünde gölgeleri ölçmek isterdi.

IV.
Çocuğa isim koyma işi İslamî izlerden ziyade şaman geleneklerinin izlerini taşır bu topraklarda. İsmi ondan Uğur’du Uğur’un; uğur getirsin, uğur olsun diye… Hem uğurdu da… İki üç yıl gözlemişlerdi yolunu ya, işte bir erkek çocuk sahibi olmuşlardı ilk seferinde. Nicedir işsiz gezen babası, Uğur anasının rahmine düştükten kısa bir süre sonra, kayınçonun da araya girmesiyle bir işe girmişti sonunda. Civardaki pek çok ailenin geçim kaynağı olan Irak’a mal taşıma işine girmişti o da. İyiydi, temiz işti. Dürüst, güvenilir adam olduktan sonra kaybetmezdi de bu işi. Bir çıktı mı, bir hafta on günlüğüne ayrılmak zor geliyordu sadece. Uğur’u da doğduktan iki gün sonra görebilmişti ya ilk… Olsundu, anası da oğlu da sağsalimdi ya o döndüğünde…
Ha bir de şu mesele…
Saklamaya ne hacet… Mardinliysen, Kızıltepeliysen örgütü de bilirsin, dağdakini de tanırsın elbet. Tercih değil ki bu… Uzaktan anlaması zor gelir. Bölücülük gibi gelir, teröristlikmiş gibi gelir. İnsanın kapı komşusundan, hısım akrabasından terörist olur mu? İlahi..! Uzaktan yardım yataklık gibi görünür. Hiç gelenekten, misafirperverlikten yataklık olur mu? Düşünmezsin ki… Dağdakilerin ekmeğe ihtiyacı var deseler çıkarır bir çuval ununu verirsin. Desteğe ihtiyaç var deseler, meydana çıkar “Biji Serok” dersin. Düşünmezsin ki… Adama ihtiyaç var deseler, kalkar dağa sen çıkarsın. En azından çıkabilecekmiş gibi hissedersin. Böyle gelmiştir, böyle görmüşsündür. Ne özel bir hıncın vardır başkasına ne düşman bilmişliğin… Örgütten de olsan, hatta dağa bile çıksan, sen kendin, birine düşman olduğun için silah almamışsındır eline. Sıra sana gelmiştir; o kadar… Ama seversin de bu duyguyu bir yandan. Yani öyle boş da değildir yaptığın tümden. Toprağın için, halkın için savaşıyorsundur. Öyle hissediyorsundur. Varsın “beriki” yasadışı, terörist, eşkiya desin. Bir kimlik olarak da benimsersin örgütten olmayı. Artık bir halktan olmanın getirdiği kimlik midir bu yoksa örgütten olmanın getirdiği kimlik mi, bilmezsin. Örgüt, halktır uzunca bir süredir. Yirmi küsur yıldır sürüyorsa bir savaş, herkes kimliğini bu savaştaki konumuna göre kazanır artık. O yüzden Kürtsen örgüttensindir. Ne var bunda?
Hem örgüt, devlet gibidir. Devlet gibi seversin sayarsın örgütü. Kızarsın da… Örgütün adamları her yerdedir ya, anan baban gibi, konun komşun gibi sen de onlardan birisindir işte. Örgütün televizyonu, gazetesi vardır. Silahlı silahsız adamları vardır, kadroları vardır. Avrupa’da bile adamları vardır. Örgüt senin için savaşıyordur sen Uğur için… Örgüt bir gün gerçekten devlet olursa… Örgüt bir gün gerçekten devlet olursa ne olacak? Ne bileyim? Bilmezsin. Düşünmezsin ki…
Irak’a gidip gelirken, aynı halktan oldukları söylenen insanları görürdü. O zaman öyle hissetmezdi. Aynı değilmiş gibi gelirlerdi. Aynı olmak kara gözlü kara kaşlı olmaksa, ondan kolay ne var… Aynı olmak aynı dili konuşmaksa, ya aynı dili konuşup da aynı olmadıkları..? Aynı olmak aynı şeye gülüp aynı şeye ağlamak mıydı? Ya aynı olduğunu düşünüp de aynı şeye gülüp ağlayamadıkları..? Bu “aynılık” işini çözmeden, “ayrılık” işini nasıl kotaracaktı? Ne bileyim? Düşünmezsin ki…

Hiç yorum yok: