
V.
Irak’tan getirdiydi babası bisikletini Uğur’un. Kırmızı, fiyakalı… O kadar küçüktü ki Uğur bisiklet geldiğinde, bırak bisiklete binmeyi, bisiklet diyemiyordu daha.
Uğur, bisikleti kullanacak yaşa geldiğinde de pek çok sözcüğü söyleyemiyordu gerçi. Hatta Uğur bütün sözcükleri söyleyebilecek yaşa geldiğinde de söyleyemiyordu istediği sözcükleri. Azad değildi ki sözcükler, Uğur onları söylesin, “azadi” desin. O yüzden derdi de değildi Uğur’un bisiklete “yabancı” dillerde ne dendiği. İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Yunanca… Türkçe..?
İnsan diliyle söyleyemediğini kullanamayacak değil ya… Eskişehir’de kaç yaşında öğreniliyorsa bisiklete binmek, Mardin’de o yaşta öğrendi Uğur da. Mardin’in yaz sıcağı geri kalmasa da Eskişehir’den, öyle kaldırımla gölge boyu ölçüştürecek apartmanda oturmadıklarından zaman hesabı yapmazdı ama Uğur. Bir de güneşten korunmak, yağmurdan sakınmak âdetten olmadığından… Kafasına eserse atlar bisikletine çıkardı dışarı. İki şey engelleyebilirdi bu başına buyrukluğu: Babasından korkardı, çekinirdi birincisi. Onun olduğu zamanlarda o kadar da kolay olmazdı bırakıp çıkışı. İkincisi, çekinmese de korkmasa da asker yasaklardı sokağa çıkmayı. Kimseyi üzmemek için feragat ederdi dışarı çıkma özgürlüğünden. Bu askerler neden keserler yolları, sokakları? Kızıltepe’den Irak sınırına bir saatlik yolu, neden yarım günde, bazı bazı tam bir günde alamaz da babası, yanına erkenden varamazdı?
Irak’tan getirdiydi babası bisikletini Uğur’un. Kırmızı, fiyakalı… O kadar küçüktü ki Uğur bisiklet geldiğinde, bırak bisiklete binmeyi, bisiklet diyemiyordu daha.
Uğur, bisikleti kullanacak yaşa geldiğinde de pek çok sözcüğü söyleyemiyordu gerçi. Hatta Uğur bütün sözcükleri söyleyebilecek yaşa geldiğinde de söyleyemiyordu istediği sözcükleri. Azad değildi ki sözcükler, Uğur onları söylesin, “azadi” desin. O yüzden derdi de değildi Uğur’un bisiklete “yabancı” dillerde ne dendiği. İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Yunanca… Türkçe..?
İnsan diliyle söyleyemediğini kullanamayacak değil ya… Eskişehir’de kaç yaşında öğreniliyorsa bisiklete binmek, Mardin’de o yaşta öğrendi Uğur da. Mardin’in yaz sıcağı geri kalmasa da Eskişehir’den, öyle kaldırımla gölge boyu ölçüştürecek apartmanda oturmadıklarından zaman hesabı yapmazdı ama Uğur. Bir de güneşten korunmak, yağmurdan sakınmak âdetten olmadığından… Kafasına eserse atlar bisikletine çıkardı dışarı. İki şey engelleyebilirdi bu başına buyrukluğu: Babasından korkardı, çekinirdi birincisi. Onun olduğu zamanlarda o kadar da kolay olmazdı bırakıp çıkışı. İkincisi, çekinmese de korkmasa da asker yasaklardı sokağa çıkmayı. Kimseyi üzmemek için feragat ederdi dışarı çıkma özgürlüğünden. Bu askerler neden keserler yolları, sokakları? Kızıltepe’den Irak sınırına bir saatlik yolu, neden yarım günde, bazı bazı tam bir günde alamaz da babası, yanına erkenden varamazdı?
VI.
Zamanı gölgeyle değil saatle ölçmeyi öğrenince mi biter çocukluk? Yoksa küstükten sonra barışmayı beceremediğinde mi? Küslüğün boyu saati de günü haftayı da aştığında, ta yıllara vardığında mı? Oyunun tadı kaçtığında mı?
Abisi askere giderken küsmüştü. Mızıkçılık yaptığını, kaçtığını sanmıştı. Küsse küsse bir minare gölgesi boyu kadar sürerdi bu küskünlüğü abisi dönse gelse… Abisi dönse gelse… Abisi askerde ölmese, böyle bir ömür sürmezdi küslüğü. Abisinin öldüğüne değil, dönmediğine kızdı yıllar boyu. Sonra barışmayı unuttu. Savaşmayı öğrenince mi biter çocukluk? Ölümü öğrenince mi? Yaşamın tadı kaçtığında mı?
Çocukluk etmedi. Çocukluğu bitti.
Çocuk olmayınca artık o da askere gitti.
Acemilik dedikleri de ne ilginç… Bir arkadaşı olmuştu üniversitede, “her acının kiracısı”; “her yaşamın acemisi”… Çok severdi arkadaşını, abisi gibi vakitsiz ölmeyeydi. Acemiliğin iyi bir şey olarak görülmediğini ondan öğrenmişti. Acemilik atlatılması gereken bir süreçti. Öyle hayat boyu acemi kalınmazdı. Zaten hayat anlardı öylelerini, çabuk biterdi. Bisiklete binmeyi öğrenmek gibiydi hayat. Önceleri, acemiyken düşer kalkarsın. Ama bir kere öğrendin mi, düşmene bile izin vermezler ki… Senin canın acıdıkça, etraftakiler daha çok güler. Büyük adamlar bisikletten düşmez. Düşeceksen acemilikte…
Askerliğinin acemiliğinde hiç “düşmedi”. Düşünmedi de. Abisini… Onunla küseli çok olmuştu. Ama sonra, barışabileceğini anladı abisiyle. Küs olsalar da, konuşamasalar da barışabileceklerini görmüştü insanların çünkü.
VII.
Şırnak’la Mardin arasındaki bir askeri karakola vermişlerdi onu acemilikten sonra. Gabar’ın metrekaresini ezber etmiş, Kasrik’in kasvetinden ürpermişti.
Yakın bir karakola yapılan terörist saldırı üzerine olay yerine sevk edilen ekibin içerisindeydi. Kasrik’te onlara da pusu varmış meğer… Teröristlerle sıcak temasa girmişlerdi. İlk temas sonrası iki şehit vardı. Terörist grup, ekibi ikiye ayırmış, iki askerin vurulduğu tarafı zorladıkça zorluyordu. Sonradan anladılar ki, bir de yaralı asker vardı o tarafta ve vuruşa vuruşa teröristlerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Beri taraftaki ekip olarak onlar da takibe başladılar. O sayede yaralı asker kendini civardaki bir eve atmıştı atmasına ya, terörist grup da evi ablukaya almış santim de gerilemiyordu artık. Telsiz konuşmaları vs. derken, zavallı askerin sığındığı evin örgüt sempatizanı bir ailenin evi olduğu bilgisi ulaşmıştı. Gencecik bir asker daha teröristlerin elindeydi işte.
Ama sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Sempatizan aile evine sığınan yaralı askeri, sempati duyduğu örgüt üyelerine vermemişti. Eve sığınan, o evin namusuydu ya artık. Terörist grup Gabar’a doğru uzaklaşırken, evin reisi, kucakladığı askeri getirip onlara teslim etti.
Sonradan duydu ki, o evden iki genç delikanlı da gidip örgüte katılmış.
Konuşmasalar da, küs olsalar da, birbirlerine silah atsalar da barışırdı insanlar. Abisiyle barıştı.
VIII.
Sokağa çıkmak yine eskiden olduğu gibi yasak olaydı; bisiklete binmeyi daha yürümeyi öğrenmeden öğrenmeyeydi Uğur; ya da bisiklet bu kadar evrensel, bu kadar güzel olmayaydı; ya da “kazık kadar” olduğu halde “uğruna ölecek kadar” sevmeyeydi Uğur bisikleti; “uğruna ölünecek” bu kadar çok, bu kadar kutsal bir şey olmayaydı ya da bisiklet dışında…
Şöyle oldu dediler:
Okuldan döndükten sonra bisikletiyle Kızıltepe’nin altını üstüne getirdi yine Uğur. Kimisi Mardin’e kadar gidip geldiğini de söylüyor o gün. O yokuşu bisikletle nasıl çıktıysa artık… Gerçi olmaz da değil. Babasının dönüşünü beklerken çok gidip gelmişliği vardı Mardin’e. Eski Mardin’e geçip, dünyada belki de yalnızca burada karada da oluşan ufuk çizgisine bakardı. O ufuk çizgisinden daha yakın olurdu babası, bilirdi. Şu karşıki ışıklar Suriye… Biraz da ilerlesen Nusaybin, Cizre derken, bir bakmışsın Irak sınırındasın…
Mardin’in taşı bağrına basardı Uğur’u. Mardin’in taş bağrından, karşıdaki uçsuz bucaksız ovaya tek bir ses yayılırdı yaz mevsiminde: Çocuk sesi! Bütün bir kent, taş keser gibi çocuk sesine keserdi sanki… O taş evlerin arasında çığlık çığlığa oynaşan Mardin çocuklarının sesleri, taşlara çarpıp önce ovaya bakan Uğur’a ulaşır; ardından da tüm ovaya yayılırdı. Bisikletin İngilizce’sini, Almanca’sını bilmezlerdi bu çocuklar ya, Kürtçe’sini, Arapça’sını, Süryanice’sini birbirlerinden öğreniverirlerdi.
Ova… Öyle bir uçsuz bucaksızlık kaplardı ki ruhunu … Denize bakar gibi ama farklı… Deniz görmüşlüğü de yoktu zaten ya, “sudan” bir gerçeklik denizinki, ama bu karşısındaki toprak! Ve o toprağın ortasına bir bıçak gibi saplanmış kayalığın tepesinden bakardı ovaya. Denizden daha gerçek …
Mardin’e bisikletle gitmekliği olmaz değildi yani. Hava hafiften kararmaya yüz tuttuğunda, Porsuk kenarında bisiklete binme vaktini güneşle gölgeyle hesap edenler artık evlerine dağılmaya başladıklarında, Uğur da evine dönmüştü Kızıltepe’de.
Yemek hazır… Olmayaydı… Bağdaş kurulup sofraya çökülmüş, babası nerede kaldın diye söylenir… Söylenmeyeydi… Alelacele geçti içeri Uğur. Acele etmeyeydi… Yine de unutur muydu bisikleti kapıda, hem de babasının ekmek teknesinin yanı başında? Her işi acele …
Bisikleti hatırlayınca sofradan da apar topar kalktı. Babası da peşinden… Ne yapar bu çocuk, nedir derdi, nedir bu bisiklet sevdası…
Dışarı çıkarken kapı eşiğindeki bir terliği geçirivermişti Uğur ayağına, babası da kundurasının topuğuna basıp terlik yapmıştı kendisine…
VIII.
İlk kurşunun hangisine saplandığını otopsi raporları da belirleyemedi. Otopsi raporlarının belirlediği, on üç yaşındaki Uğur’a on bir tane kurşun saplandığı idi. Bir o kadar da babasına… Gazeteler bir müddet cesedin yanındaki kalaşnikoftan söz ettiler. Bazı gazeteler de ayağındaki terliklerden… Az ötedeki bisikletten söz eden olmadı. Abisini kaybetmiş ve barışmayı kafaya koyan bir “acemi” dışında…
