Bisiklet (II. kısım)


V.
Irak’tan getirdiydi babası bisikletini Uğur’un. Kırmızı, fiyakalı… O kadar küçüktü ki Uğur bisiklet geldiğinde, bırak bisiklete binmeyi, bisiklet diyemiyordu daha.
Uğur, bisikleti kullanacak yaşa geldiğinde de pek çok sözcüğü söyleyemiyordu gerçi. Hatta Uğur bütün sözcükleri söyleyebilecek yaşa geldiğinde de söyleyemiyordu istediği sözcükleri. Azad değildi ki sözcükler, Uğur onları söylesin, “azadi” desin. O yüzden derdi de değildi Uğur’un bisiklete “yabancı” dillerde ne dendiği. İngilizce, Almanca, Fransızca, İtalyanca, Yunanca… Türkçe..?
İnsan diliyle söyleyemediğini kullanamayacak değil ya… Eskişehir’de kaç yaşında öğreniliyorsa bisiklete binmek, Mardin’de o yaşta öğrendi Uğur da. Mardin’in yaz sıcağı geri kalmasa da Eskişehir’den, öyle kaldırımla gölge boyu ölçüştürecek apartmanda oturmadıklarından zaman hesabı yapmazdı ama Uğur. Bir de güneşten korunmak, yağmurdan sakınmak âdetten olmadığından… Kafasına eserse atlar bisikletine çıkardı dışarı. İki şey engelleyebilirdi bu başına buyrukluğu: Babasından korkardı, çekinirdi birincisi. Onun olduğu zamanlarda o kadar da kolay olmazdı bırakıp çıkışı. İkincisi, çekinmese de korkmasa da asker yasaklardı sokağa çıkmayı. Kimseyi üzmemek için feragat ederdi dışarı çıkma özgürlüğünden. Bu askerler neden keserler yolları, sokakları? Kızıltepe’den Irak sınırına bir saatlik yolu, neden yarım günde, bazı bazı tam bir günde alamaz da babası, yanına erkenden varamazdı?

VI.
Zamanı gölgeyle değil saatle ölçmeyi öğrenince mi biter çocukluk? Yoksa küstükten sonra barışmayı beceremediğinde mi? Küslüğün boyu saati de günü haftayı da aştığında, ta yıllara vardığında mı? Oyunun tadı kaçtığında mı?
Abisi askere giderken küsmüştü. Mızıkçılık yaptığını, kaçtığını sanmıştı. Küsse küsse bir minare gölgesi boyu kadar sürerdi bu küskünlüğü abisi dönse gelse… Abisi dönse gelse… Abisi askerde ölmese, böyle bir ömür sürmezdi küslüğü. Abisinin öldüğüne değil, dönmediğine kızdı yıllar boyu. Sonra barışmayı unuttu. Savaşmayı öğrenince mi biter çocukluk? Ölümü öğrenince mi? Yaşamın tadı kaçtığında mı?
Çocukluk etmedi. Çocukluğu bitti.
Çocuk olmayınca artık o da askere gitti.
Acemilik dedikleri de ne ilginç… Bir arkadaşı olmuştu üniversitede, “her acının kiracısı”; “her yaşamın acemisi”… Çok severdi arkadaşını, abisi gibi vakitsiz ölmeyeydi. Acemiliğin iyi bir şey olarak görülmediğini ondan öğrenmişti. Acemilik atlatılması gereken bir süreçti. Öyle hayat boyu acemi kalınmazdı. Zaten hayat anlardı öylelerini, çabuk biterdi. Bisiklete binmeyi öğrenmek gibiydi hayat. Önceleri, acemiyken düşer kalkarsın. Ama bir kere öğrendin mi, düşmene bile izin vermezler ki… Senin canın acıdıkça, etraftakiler daha çok güler. Büyük adamlar bisikletten düşmez. Düşeceksen acemilikte…
Askerliğinin acemiliğinde hiç “düşmedi”. Düşünmedi de. Abisini… Onunla küseli çok olmuştu. Ama sonra, barışabileceğini anladı abisiyle. Küs olsalar da, konuşamasalar da barışabileceklerini görmüştü insanların çünkü.

VII.
Şırnak’la Mardin arasındaki bir askeri karakola vermişlerdi onu acemilikten sonra. Gabar’ın metrekaresini ezber etmiş, Kasrik’in kasvetinden ürpermişti.
Yakın bir karakola yapılan terörist saldırı üzerine olay yerine sevk edilen ekibin içerisindeydi. Kasrik’te onlara da pusu varmış meğer… Teröristlerle sıcak temasa girmişlerdi. İlk temas sonrası iki şehit vardı. Terörist grup, ekibi ikiye ayırmış, iki askerin vurulduğu tarafı zorladıkça zorluyordu. Sonradan anladılar ki, bir de yaralı asker vardı o tarafta ve vuruşa vuruşa teröristlerden uzaklaşmaya çalışıyordu. Beri taraftaki ekip olarak onlar da takibe başladılar. O sayede yaralı asker kendini civardaki bir eve atmıştı atmasına ya, terörist grup da evi ablukaya almış santim de gerilemiyordu artık. Telsiz konuşmaları vs. derken, zavallı askerin sığındığı evin örgüt sempatizanı bir ailenin evi olduğu bilgisi ulaşmıştı. Gencecik bir asker daha teröristlerin elindeydi işte.
Ama sonra öyle olmadığı anlaşıldı. Sempatizan aile evine sığınan yaralı askeri, sempati duyduğu örgüt üyelerine vermemişti. Eve sığınan, o evin namusuydu ya artık. Terörist grup Gabar’a doğru uzaklaşırken, evin reisi, kucakladığı askeri getirip onlara teslim etti.
Sonradan duydu ki, o evden iki genç delikanlı da gidip örgüte katılmış.
Konuşmasalar da, küs olsalar da, birbirlerine silah atsalar da barışırdı insanlar. Abisiyle barıştı.

VIII.
Sokağa çıkmak yine eskiden olduğu gibi yasak olaydı; bisiklete binmeyi daha yürümeyi öğrenmeden öğrenmeyeydi Uğur; ya da bisiklet bu kadar evrensel, bu kadar güzel olmayaydı; ya da “kazık kadar” olduğu halde “uğruna ölecek kadar” sevmeyeydi Uğur bisikleti; “uğruna ölünecek” bu kadar çok, bu kadar kutsal bir şey olmayaydı ya da bisiklet dışında…
Şöyle oldu dediler:
Okuldan döndükten sonra bisikletiyle Kızıltepe’nin altını üstüne getirdi yine Uğur. Kimisi Mardin’e kadar gidip geldiğini de söylüyor o gün. O yokuşu bisikletle nasıl çıktıysa artık… Gerçi olmaz da değil. Babasının dönüşünü beklerken çok gidip gelmişliği vardı Mardin’e. Eski Mardin’e geçip, dünyada belki de yalnızca burada karada da oluşan ufuk çizgisine bakardı. O ufuk çizgisinden daha yakın olurdu babası, bilirdi. Şu karşıki ışıklar Suriye… Biraz da ilerlesen Nusaybin, Cizre derken, bir bakmışsın Irak sınırındasın…
Mardin’in taşı bağrına basardı Uğur’u. Mardin’in taş bağrından, karşıdaki uçsuz bucaksız ovaya tek bir ses yayılırdı yaz mevsiminde: Çocuk sesi! Bütün bir kent, taş keser gibi çocuk sesine keserdi sanki… O taş evlerin arasında çığlık çığlığa oynaşan Mardin çocuklarının sesleri, taşlara çarpıp önce ovaya bakan Uğur’a ulaşır; ardından da tüm ovaya yayılırdı. Bisikletin İngilizce’sini, Almanca’sını bilmezlerdi bu çocuklar ya, Kürtçe’sini, Arapça’sını, Süryanice’sini birbirlerinden öğreniverirlerdi.
Ova… Öyle bir uçsuz bucaksızlık kaplardı ki ruhunu … Denize bakar gibi ama farklı… Deniz görmüşlüğü de yoktu zaten ya, “sudan” bir gerçeklik denizinki, ama bu karşısındaki toprak! Ve o toprağın ortasına bir bıçak gibi saplanmış kayalığın tepesinden bakardı ovaya. Denizden daha gerçek …
Mardin’e bisikletle gitmekliği olmaz değildi yani. Hava hafiften kararmaya yüz tuttuğunda, Porsuk kenarında bisiklete binme vaktini güneşle gölgeyle hesap edenler artık evlerine dağılmaya başladıklarında, Uğur da evine dönmüştü Kızıltepe’de.
Yemek hazır… Olmayaydı… Bağdaş kurulup sofraya çökülmüş, babası nerede kaldın diye söylenir… Söylenmeyeydi… Alelacele geçti içeri Uğur. Acele etmeyeydi… Yine de unutur muydu bisikleti kapıda, hem de babasının ekmek teknesinin yanı başında? Her işi acele …
Bisikleti hatırlayınca sofradan da apar topar kalktı. Babası da peşinden… Ne yapar bu çocuk, nedir derdi, nedir bu bisiklet sevdası…
Dışarı çıkarken kapı eşiğindeki bir terliği geçirivermişti Uğur ayağına, babası da kundurasının topuğuna basıp terlik yapmıştı kendisine…

VIII.
İlk kurşunun hangisine saplandığını otopsi raporları da belirleyemedi. Otopsi raporlarının belirlediği, on üç yaşındaki Uğur’a on bir tane kurşun saplandığı idi. Bir o kadar da babasına… Gazeteler bir müddet cesedin yanındaki kalaşnikoftan söz ettiler. Bazı gazeteler de ayağındaki terliklerden… Az ötedeki bisikletten söz eden olmadı. Abisini kaybetmiş ve barışmayı kafaya koyan bir “acemi” dışında…

Bisiklet (I. kısım)


I.
Tabutunun arkasından yürüdüğü abisi geldi gözünün önüne. Canlı, gülümseyen yüzü; dudağının kenarına asılan hüznü… Morgda gördüğü kanlı cesedi… O zaman yaşadığı öfkenin kumaşındandı şimdi yaşadığı, bunu hissedebiliyordu.
Elindeki “makinalı”nın tetiğine basarken, tetiğe basmıyor da dişlerini sıkıyordu aslında sadece. Ne nerede olduğunu ne de yaptığını bilebilecek durumdaydı. İlk silahın atıldığını duyar duymaz kendisini sıkmış, elindeki alet de kendiliğinden işlemeye başlamıştı işte. İşin garibi, öç bile almıyordu aslında. Öç almasını bilmezdi ki…

II.
Bisiklet daha isabetli çevrilebilirdi Türkçe’ye. Kelimenin Batı dillerindeki karşılıkları, ya teker sayısına ya da ayakla çalışmasına atıfta bulunurken, Türkçe’de bu atfın farkında olunmasını sağlayacak bir karşılık yerine, doğrudan sözcüğün Latince kökünün kullanılması yerinde olmamış. İngilizce’de ve İtalyanca’da “iki teker” anlamında sırasıyla, “bicycle” ve “bicicletta”; Almanca’da “çark”a göndermede bulunan “Fahrrad” sözcükleri, Yunanca’da yerini “ayak”a atıf yapan “podîlato/ ποδήλατο”ya bırakmış. İyi de etmiş. Bir zamanlar Türkçe’de kullanılan “velespid” de Fransızca “vélocipède”den gelirmiş. Aslında, Püsküllüoğlu ÖzTürkçe Kılavuzu’nda farklı bir karşılık olarak “çifteker”i önermiş ama pek kullanılmamış zahar.
Bu topraklarda bisiklet kullanıldığına ilişkin ilk gazete haberini 31 Ağustos 1885 tarihli Tarik gazetesinde okurmuşuz, Ersan Erçelik’in Varlık dergisinin Şubat 2006 tarihli sayısında yazdığına göre… Mösyö Tomas Stefans –ki Amerikalı imiş kendileri-, velespidi ile İstanbul’a gelmekle kalmamış, İzmit, Ankara, Yozgat dememiş, vurmuş yollara tekerini.
Bu, bacaklar iki yanına sarkıtılmak sureti ile tepesine çıkılıp, boynuzlarından tutularak idare olunan ve bacak kuvveti ile yürütülen tekerli aygıta ne dendiği bir tarafa, toplumsal yaşamda nereye denk düştüğü daha önemli değil mi?
Kuşkusuz, öncelikle burjuvazi nail olmuştur, bu Frenk icadının zevk-ü sefasına… Erçelik, aynı yerde Servet-i Fünûn başyazarı Ahmed İhsan Bey’den alıntılamış: “Ehli zevk meyânında velospid süvâriliği evvel emirde Kadıköyü, Kuşdili, Fenerbahçe’de enzârı erbâbı cevelâna müsadif olmuştur”. İcadın, kelimenin olumlu ve olumsuz anlamlarıyla “umumileşmesi” kitle üretimine geçilmesi ile gerçekleşmiştir herhal. Olasılık, bu noktadan sonra burjuvazi iki tekerden dört tekere terfi ederken, bisiklet de avama mal olmuştur. Böylece, insan emeği ile işleyen aygıt, gerçek sahibine kavuşmuştur. Burjuvazi sevmez bu “ayak işleri”ni oldum olası zaten…
Kalabalık işçi çalıştıran fabrikaların önleri, işçi bisikletleri ile dolup taşmıştır bir tarihten sonra. Sabahları bacak kuvveti ile işe gidilir, bütün gün kol kuvveti ile ekmek parası kazanıldıktan sonra akşamları, o ekmek parası üç kuruş beş kuruş da olsa dolmuşa otobüse kaptırılmaz. Bisiklet ekmek parasıdır bu yüzden işçi sınıfı için. Gerçi hangi çocuk anlar bundan..?
Çocuk için bisiklet eğlencedir, özgürlüktür. İyi bir şey de değil gerçi ama bencilliktir de biraz. Özgürlük dediğin bir tür bencillik değil mi zaten?
Bir de yaşlılar içindir bisiklet. Büyük şehirlerde değilse, büyük bir ilçe büyüklüğündeki Anadolu şehirlerinde, büyük bir köy büyüklüğündeki kasabalarda, gidonu, üzerine binildiğinde öne abanmayı gerektirmeyecek; selesi de insanın kaba etini acıtmayacak şekilde tasarlanmış bisikletler pek çok ihtiyar için makam aracıdır. Hele Ege’de, hele Ege’de… Kasabanın meydanındaki çınarın altında oynanacak damaya neyle yetişilir? Emeklilik sonrası, evdeki kadının dırdırından, torunların vırvırından, gelinlerin damatların hırhırından neyle kaçılır? İnsan yaşlandıkça çocuklaşır derler ya, o eski çocukluk günlerine neyle dönülür? Hem, akşam eve dönerken arka seleye ekmek, çukulata benzeri ıvır zıvır da sıkıştırıldı mı, ne dırdır kalır evde ne vırvır ne hırhır… O seleye huzur, güven ve barış da sıkıştırılmış olur böylece. O yüzden iki ucu çengelli lastikleri vardır bu türden bisiklet kullanıcılarının. Arka seleye daha çok huzur istif edebilmek için…
Bu büyük adam bisikletleri, pek çok çocuk için de önce alıştırma sonra da cambazlık yaptıkları bisikletlerdir. Öyle Amerikan filmlerinde olduğu gibi, kendi boylarına göre bisikletleri olmaz Anadolu’da çocukların. Küçücük bacaklarını, o kocaman bisikletlerin gövdesinin üzerinden aşırmaları da mümkün olmadığından, gövdenin oluşturduğu üçgenin üstünden değil içinden geçirip bacaklarını, yandan çarklı kullanmayı öğrenirler bisikleti. Bisiklet kullanmayı böyle öğrenince, arkada ayrıca oturacak yeri olmayan bisiklete dahi üç kişi, dört kişi hatta beş kişi binebilirler ustalık dönemlerinde.
Hâsılı, ismine Türkçe bir karşılık bulunamadıysa da, yaşamda pek güzel karşılık bulmuştur bisiklet Anadolu’da kendine.

III.
Bisikletleri vardı abisiyle. Önceleri o küçüktü, yalnız abisinin bisikleti vardı. Sonra onun yine kendi bisikleti olmadı ya, babasınınkini kaçırırlardı depodan, abisininkini de o alırdı böylece. Ne gezerlerdi ama? Bisiklet kullanmayı abisi öğretmişti. Çok kafa göz yarmışlardı, çok kavga edip çok gülmüşlerdi. Yaz gelsin, hafta sonu olsun, abisi arkadaşlarına söz vermesin, maça gitmesin isterdi. Bisikletlerine atlayıp Porsuk kenarında o yana bu yana salınsınlar bisikletleriyle isterdi. Adalar’a giderlerdi hem. Adalar demek lunapark demekti Eskişehir’de.
Havalar ısındığında öyle hemen çıkılmazdı sokağa ama. Yalvarmak gerekirdi annelerine. Güneş geçmesin diye başlarına, apartmanın gölgesi, kaldırımı tümüyle kapladığında izin verirdi anneleri. Pencerenin önünde, dakikaları santimle sayarlardı. O kadar açık bir kuraldı ki bu, hile yapmak, çamura yatmak olanaksız… Şu saat dese anne, gider bütün saatleri ileri alırsın, n’olacak? Ya da ders çalışılacak, şu iş yapılacak dese… Hepsini yaparsın, yapamadığın yerde yapıyormuş gibi yaparsın. Masanın üstünde ders çalışır altından ayaklarınla abine sataşırsın. Öyle değil ki güneşle gölgenin oyunu… Doğanın kurallarını ve onları sabırla izlemek dışında yapılabilecek bir şey olmadığını böyle mi öğrenmişti?
Ve gölgeler uzar, apartmanın gölgesi kaldırımın boyunu aşar, onlar da abisiyle kendilerini sokağa atarlardı. Gölgeden gölgeden sürerlerdi bisikleti. Güneş düştükçe gölgeler daha da uzar, oyun alanları genişlerdi. Güneş daha da eğilsin, gölge kaplasın her yeri isterlerdi. Ama bu kez de güneş battığı için eve dönmeleri gerekirdi. İnsanın en çok istediği şeyin, aynı zamanda o şeyin sonu da olması ne ilginç?
Çok küserlerdi bir de. Her şeyden bir maraz bulur, kafayı takar küserlerdi. Küsünce de bisiklet işi yatardı. Artık ne güneş, ne gölge… Artık her yer gölge olsa ne olur? Bisikletler de yatardı bir kenarda. Öyledir bisiklet çünkü. Tek başına kullanılsa da, hep birlikte sevilir.
Küsmek oyun olurdu böyle zamanlarda aralarında. Birbirleriyle konuşmazlar ama bir yandan da her bir adımlarını izlerlerdi birbirlerinin. İlk konuşan, barışmaya ilk yanaşan kaybederdi oyunu. İnsanın en çok sevdiğiyle konuşmamak pahasına kazanması ne ilginç?
Hep kaybetmek isterdi o yüzden. Pencere önünde gölgeleri ölçmek isterdi.

IV.
Çocuğa isim koyma işi İslamî izlerden ziyade şaman geleneklerinin izlerini taşır bu topraklarda. İsmi ondan Uğur’du Uğur’un; uğur getirsin, uğur olsun diye… Hem uğurdu da… İki üç yıl gözlemişlerdi yolunu ya, işte bir erkek çocuk sahibi olmuşlardı ilk seferinde. Nicedir işsiz gezen babası, Uğur anasının rahmine düştükten kısa bir süre sonra, kayınçonun da araya girmesiyle bir işe girmişti sonunda. Civardaki pek çok ailenin geçim kaynağı olan Irak’a mal taşıma işine girmişti o da. İyiydi, temiz işti. Dürüst, güvenilir adam olduktan sonra kaybetmezdi de bu işi. Bir çıktı mı, bir hafta on günlüğüne ayrılmak zor geliyordu sadece. Uğur’u da doğduktan iki gün sonra görebilmişti ya ilk… Olsundu, anası da oğlu da sağsalimdi ya o döndüğünde…
Ha bir de şu mesele…
Saklamaya ne hacet… Mardinliysen, Kızıltepeliysen örgütü de bilirsin, dağdakini de tanırsın elbet. Tercih değil ki bu… Uzaktan anlaması zor gelir. Bölücülük gibi gelir, teröristlikmiş gibi gelir. İnsanın kapı komşusundan, hısım akrabasından terörist olur mu? İlahi..! Uzaktan yardım yataklık gibi görünür. Hiç gelenekten, misafirperverlikten yataklık olur mu? Düşünmezsin ki… Dağdakilerin ekmeğe ihtiyacı var deseler çıkarır bir çuval ununu verirsin. Desteğe ihtiyaç var deseler, meydana çıkar “Biji Serok” dersin. Düşünmezsin ki… Adama ihtiyaç var deseler, kalkar dağa sen çıkarsın. En azından çıkabilecekmiş gibi hissedersin. Böyle gelmiştir, böyle görmüşsündür. Ne özel bir hıncın vardır başkasına ne düşman bilmişliğin… Örgütten de olsan, hatta dağa bile çıksan, sen kendin, birine düşman olduğun için silah almamışsındır eline. Sıra sana gelmiştir; o kadar… Ama seversin de bu duyguyu bir yandan. Yani öyle boş da değildir yaptığın tümden. Toprağın için, halkın için savaşıyorsundur. Öyle hissediyorsundur. Varsın “beriki” yasadışı, terörist, eşkiya desin. Bir kimlik olarak da benimsersin örgütten olmayı. Artık bir halktan olmanın getirdiği kimlik midir bu yoksa örgütten olmanın getirdiği kimlik mi, bilmezsin. Örgüt, halktır uzunca bir süredir. Yirmi küsur yıldır sürüyorsa bir savaş, herkes kimliğini bu savaştaki konumuna göre kazanır artık. O yüzden Kürtsen örgüttensindir. Ne var bunda?
Hem örgüt, devlet gibidir. Devlet gibi seversin sayarsın örgütü. Kızarsın da… Örgütün adamları her yerdedir ya, anan baban gibi, konun komşun gibi sen de onlardan birisindir işte. Örgütün televizyonu, gazetesi vardır. Silahlı silahsız adamları vardır, kadroları vardır. Avrupa’da bile adamları vardır. Örgüt senin için savaşıyordur sen Uğur için… Örgüt bir gün gerçekten devlet olursa… Örgüt bir gün gerçekten devlet olursa ne olacak? Ne bileyim? Bilmezsin. Düşünmezsin ki…
Irak’a gidip gelirken, aynı halktan oldukları söylenen insanları görürdü. O zaman öyle hissetmezdi. Aynı değilmiş gibi gelirlerdi. Aynı olmak kara gözlü kara kaşlı olmaksa, ondan kolay ne var… Aynı olmak aynı dili konuşmaksa, ya aynı dili konuşup da aynı olmadıkları..? Aynı olmak aynı şeye gülüp aynı şeye ağlamak mıydı? Ya aynı olduğunu düşünüp de aynı şeye gülüp ağlayamadıkları..? Bu “aynılık” işini çözmeden, “ayrılık” işini nasıl kotaracaktı? Ne bileyim? Düşünmezsin ki…

-çağrışımlardan ibaret- özel bir yolculuk tarihi


anısına...

çanakkale eskişehir’e çok mu uzaktır abiler? atlasım yok ki, baksam... sözüne uyup tarih atlasıydı getirdiğim. coğrafyayı başka ezber etmiş çocuklardık biz. maveraünnehir’in döküldüğü yerden başladık okumaya...

eskişehir’den çanakkale’ye kaç saatte gidilir abiler? matematiğim zayıftır; orta ikiden terkim üzerinize afiyet... uzaklığı verseniz, hızı verseniz hesabım tutmaz zamanı. hep geniş zamanlıydı şiirimiz. ondan her hal bu zamansızlığımız biraz.

yolda tabela var mıdır, okunur mu abiler? okumaklığımız da dalgalıdır bizim. tarihi düzünden okuruz ama evvelallah. sarışın olmadığımızdan olsa gerek... tarihin değil şiirin noktalama işaretlerini biliriz yalnız. sorsam yol gösteren olur mu?

eskişehir’den çanakkale’ye taşıt bulunur mu abiler? tramvayların üstünde ‘asılmak tehlikeli ve yasaktır’ yazarmış eskiden; biz asıldık –hem de kaç kez- bileniniz var mı abiler?

polis-jandarma olur mu arada abiler? sivilliğimiz şiirden ve de ezeldendir...

melahat’i tanıyanınız var mı abiler? yoksa siz de otuz birden sonrasını bilmeyenlerden misiniz? çift kapısıyla ünlüymüş evi; biri mühürlenirse beriki yedek...

kaç paradır bir gidiş abiler? parasız yatılıydık biz öğrenciliğimizde. öğrencilik de bitti şimdi, gececilik de... bir tek parasızlık kaldı yadigar. dönüşümüz mevzu değil, gidiştedir aklımız.

bir yortsavul çeksem yollar bana açılır mı abiler? kurşun kalemim evde kalmış, yazmasam olur mu abiler?

çanakkale yerinde durmuyor, uzaklaştı mı ne abiler?

Şırnak'taki Basamaklar Tehlikeli

Sevgili,

Mardin-Şırnak yolu, Türkiye’nin en tehlikeli yoluymuş, biliyor musun? Yol üstü Nusaybin, Cizre… Cizre’yi geçince sağ taraf Cudi Dağı, sol taraf Gabar Dağı… Karşıdaki dağın adı Namazdağı… İşte onun tepelerinden birinin üzerine kurulmuş Şırnak.

Nasıl içim acıyor… Nasıl anlatmak, paylaşmak istiyorum… Matematik öğretmenleri üç aydır raporlu olduğu için dersleri boş geçen Kürt kızı Öznur’la konuştuğumda ve Şırnak’ta askeri birlikte, bir astsubayın ölüm anının hikayesini dinlediğimde… Bir tarafa karşı yüreği bunca merhemetle dolu insanların, karşı tarafa olan düşmanlıklarını anlamaya çalışırken nasıl içim acıyor… Son model ciplerin yanında çıplak ayaklarıyla koşuşan çocukları gördüğümde; kızdığım-sevdiğim-yüreğimin en derinlerinde hiç ayırmadığım/bölmediğim Türk ve Kürt halklarının yoksulluğu paylaşamamalarına nasıl içim acıyor… Topyekün bir isyana yol açması gereken bu yoksulluk, Kürtler’in Türkler’e isyanına; Türkler’in Kürtler’e nefretine neden oluyor. Nasıl şaşıyorum…

Ve en çok da şu cümleyi duyuyorum: “Bu işin çözümü basit”. Herkesin kendine göre “basit” bir çözümü var. Çünkü herkes görmek istediğini görüyor. İki ili verelim kurtulalım diyen özel harekatçı, toplayıp hepsine gazı vereceksin, öldüreceksin diyen akademisyen, bu şehrin yarısını yıktık, öteki yarısını yıkmamakla hata ettik diyen astsubay… Bu değerlendirmeleri ve çözümleri duyduğumda meselenin çözümünün ne kadar “zor” olduğunu anlıyorum oysa ben. Bir sortisi milyon dolar eden, bir bombası yüzbinlerce dolar eden helikopterleri görünce; ABD’yi, Büyük Ortadoğu Projesi’ni, Barzani’yi düşününce ve bunların hepsinin üstüne “bu işin çözümü kolay” dendiğini duyunca, bu işin zorluğuna kani oluyorum. PKK’nın en çok pusu kurduğu, en çok asker öldürdüğü, en çok adam kaçırdığı Kasrik boğazından geçerken, herkesin aksine, ürperti duymuyorum. Yalnızca üzülüyorum; ağlıyorum… Kimse bilmiyor, merak etme…

Hani Yunanistan’dan sana yazdığımda, oraların Türkiye’ye ne kadar benzediğini yazmıştım. “Buralar”ın Türkiye’ye ne kadar benzemediğini görüyorum; kimseye diyemiyorum. Odamı paylaştığım teğmen operasyondan dönüyor, tümende herkes “yedi kelle alındığı”ndan bahsediyor. O kellelerin sahiplerini, umutlarını, ailelerini düşünüyorum. Şehit astsubayı ve ailesini düşündüğüm gibi… Kimseye diyemiyorum.

Askeri gazinoda içiyorum, emekli bir Kürt öğretmenin lokantasında kebap yiyiyorum. Kürt kızların saçlarını okşayıp, subayların ellerini sıkıyorum… Dişlerimi sıkıyorum, ağlıyorum…

Hiç umudum yok!

Mardin'de Basamakta Durdum


Sevgili,

Bir halk neden ağlar? Neden başkaldırır?

Taş uygarlığı diyorlar ya Mardin’e; halt etmişler! Bir halkın yüreği taşa kesti kesecek, görmezler mi? Odamın penceresinden gecenin karanlığında somurtan taştan Mardin evlerine bakarak yazıyorum bunları. Akşamüstü saatlerinde vardık Mardin’e. Güneşi ovanın üzerinde batırdık. Eski Mardin dedikleri, ünlü taş evlerin bulunduğu, yalçın kayalık tepenin en alt basamağına kurulmuş otelimize yerleştik. Hem engin Mardin ovasını seyredebiliyoruz, hem ardımızdaki tepede kalan taş yapıyı… Mardin’den buraya tek bir ses, o da cümbüş halinde ulaşıyor: Çocuk sesi! Bütün bir kent, taş keser gibi çocuk sesine kesmiş sanki… O taş evlerin arasında çığlık çığlığa oynaşan Mardin çocuklarının sesleri, taşlara çarpıp bize geliyor; ardından da tüm ovaya yayılıyor. Öyle anlatılmaz bir şey ki… Hep ayakkabı boyarken, mendil satarken, dilenirken görmeyi bellediğimiz Mardin çocuklarının oyunlarını dinliyorum bu eşsiz ovaya bakıp…

Ova… Öyle bir uçsuz bucaksızlık kaplıyor ki ruhunu insanın… Denize bakar gibi ama farklı… “Sudan” bir gerçeklik denizinki, ama bu karşımdaki toprak! Ve ben o toprağın ortasına bir bıçak gibi saplanmış kayalığın tepesinden bakıyorum ona. Denizden daha gerçek; daha dramatik…

Karşısı Suriye… Hava kararınca ışıkları da iyiden seçilir oldu. Bu yakanın adı ne? Topu topu bir kaç kilometre ötedeki ışıkların adı bu kadar netken, buradakilerin adı neden bulanık? Ah; bunlar ne zor sorular sevgili, ne sorulmaması gereken sorular? Aynı toprakların adları neden farklı sevgili?

Çocukların sesi geliyor dedim ya; o çocukların sesi, dili ne kadar çocukça… Ne Kürtçe, ne Türkçe, ne Süryanice, ne Arapça… Bambaşka bir dilin kelimelerini kaç bin yıldır bu taşlara çarpıp ovaya salarken bu çocuklar, paylaşılamayan ne?

Tanrı, bu inanılması güç coğrafyada, taşla sınamaya karar vermiş insanları. Binlerce yıl takdir belgesi ile geçmiş bu sınavdan insanlık ve şimdi hiç olmadığı kadar vahim hali.

Ne kadar çok soru oldu bu yazıda değil mi (derken bile al işte bir soru daha)? Bilmiyor da değildim böyle olacağını.

Yalnızca sorular sorabiliyorum; sana, kendime, memlekete… Ve bu sorular daha çok memlekete dairmiş gibi görünse de, sana ve bana dair…

Belki gelirken bir şey getiremem. Mardinli çocukların sesini getiriyorum sana; sesine kat diye!

yeni hayat


bir gün bir basamakta durdum; bütün hayatım değişti.