Mardin'de Basamakta Durdum


Sevgili,

Bir halk neden ağlar? Neden başkaldırır?

Taş uygarlığı diyorlar ya Mardin’e; halt etmişler! Bir halkın yüreği taşa kesti kesecek, görmezler mi? Odamın penceresinden gecenin karanlığında somurtan taştan Mardin evlerine bakarak yazıyorum bunları. Akşamüstü saatlerinde vardık Mardin’e. Güneşi ovanın üzerinde batırdık. Eski Mardin dedikleri, ünlü taş evlerin bulunduğu, yalçın kayalık tepenin en alt basamağına kurulmuş otelimize yerleştik. Hem engin Mardin ovasını seyredebiliyoruz, hem ardımızdaki tepede kalan taş yapıyı… Mardin’den buraya tek bir ses, o da cümbüş halinde ulaşıyor: Çocuk sesi! Bütün bir kent, taş keser gibi çocuk sesine kesmiş sanki… O taş evlerin arasında çığlık çığlığa oynaşan Mardin çocuklarının sesleri, taşlara çarpıp bize geliyor; ardından da tüm ovaya yayılıyor. Öyle anlatılmaz bir şey ki… Hep ayakkabı boyarken, mendil satarken, dilenirken görmeyi bellediğimiz Mardin çocuklarının oyunlarını dinliyorum bu eşsiz ovaya bakıp…

Ova… Öyle bir uçsuz bucaksızlık kaplıyor ki ruhunu insanın… Denize bakar gibi ama farklı… “Sudan” bir gerçeklik denizinki, ama bu karşımdaki toprak! Ve ben o toprağın ortasına bir bıçak gibi saplanmış kayalığın tepesinden bakıyorum ona. Denizden daha gerçek; daha dramatik…

Karşısı Suriye… Hava kararınca ışıkları da iyiden seçilir oldu. Bu yakanın adı ne? Topu topu bir kaç kilometre ötedeki ışıkların adı bu kadar netken, buradakilerin adı neden bulanık? Ah; bunlar ne zor sorular sevgili, ne sorulmaması gereken sorular? Aynı toprakların adları neden farklı sevgili?

Çocukların sesi geliyor dedim ya; o çocukların sesi, dili ne kadar çocukça… Ne Kürtçe, ne Türkçe, ne Süryanice, ne Arapça… Bambaşka bir dilin kelimelerini kaç bin yıldır bu taşlara çarpıp ovaya salarken bu çocuklar, paylaşılamayan ne?

Tanrı, bu inanılması güç coğrafyada, taşla sınamaya karar vermiş insanları. Binlerce yıl takdir belgesi ile geçmiş bu sınavdan insanlık ve şimdi hiç olmadığı kadar vahim hali.

Ne kadar çok soru oldu bu yazıda değil mi (derken bile al işte bir soru daha)? Bilmiyor da değildim böyle olacağını.

Yalnızca sorular sorabiliyorum; sana, kendime, memlekete… Ve bu sorular daha çok memlekete dairmiş gibi görünse de, sana ve bana dair…

Belki gelirken bir şey getiremem. Mardinli çocukların sesini getiriyorum sana; sesine kat diye!

Hiç yorum yok: