Şırnak'taki Basamaklar Tehlikeli

Sevgili,

Mardin-Şırnak yolu, Türkiye’nin en tehlikeli yoluymuş, biliyor musun? Yol üstü Nusaybin, Cizre… Cizre’yi geçince sağ taraf Cudi Dağı, sol taraf Gabar Dağı… Karşıdaki dağın adı Namazdağı… İşte onun tepelerinden birinin üzerine kurulmuş Şırnak.

Nasıl içim acıyor… Nasıl anlatmak, paylaşmak istiyorum… Matematik öğretmenleri üç aydır raporlu olduğu için dersleri boş geçen Kürt kızı Öznur’la konuştuğumda ve Şırnak’ta askeri birlikte, bir astsubayın ölüm anının hikayesini dinlediğimde… Bir tarafa karşı yüreği bunca merhemetle dolu insanların, karşı tarafa olan düşmanlıklarını anlamaya çalışırken nasıl içim acıyor… Son model ciplerin yanında çıplak ayaklarıyla koşuşan çocukları gördüğümde; kızdığım-sevdiğim-yüreğimin en derinlerinde hiç ayırmadığım/bölmediğim Türk ve Kürt halklarının yoksulluğu paylaşamamalarına nasıl içim acıyor… Topyekün bir isyana yol açması gereken bu yoksulluk, Kürtler’in Türkler’e isyanına; Türkler’in Kürtler’e nefretine neden oluyor. Nasıl şaşıyorum…

Ve en çok da şu cümleyi duyuyorum: “Bu işin çözümü basit”. Herkesin kendine göre “basit” bir çözümü var. Çünkü herkes görmek istediğini görüyor. İki ili verelim kurtulalım diyen özel harekatçı, toplayıp hepsine gazı vereceksin, öldüreceksin diyen akademisyen, bu şehrin yarısını yıktık, öteki yarısını yıkmamakla hata ettik diyen astsubay… Bu değerlendirmeleri ve çözümleri duyduğumda meselenin çözümünün ne kadar “zor” olduğunu anlıyorum oysa ben. Bir sortisi milyon dolar eden, bir bombası yüzbinlerce dolar eden helikopterleri görünce; ABD’yi, Büyük Ortadoğu Projesi’ni, Barzani’yi düşününce ve bunların hepsinin üstüne “bu işin çözümü kolay” dendiğini duyunca, bu işin zorluğuna kani oluyorum. PKK’nın en çok pusu kurduğu, en çok asker öldürdüğü, en çok adam kaçırdığı Kasrik boğazından geçerken, herkesin aksine, ürperti duymuyorum. Yalnızca üzülüyorum; ağlıyorum… Kimse bilmiyor, merak etme…

Hani Yunanistan’dan sana yazdığımda, oraların Türkiye’ye ne kadar benzediğini yazmıştım. “Buralar”ın Türkiye’ye ne kadar benzemediğini görüyorum; kimseye diyemiyorum. Odamı paylaştığım teğmen operasyondan dönüyor, tümende herkes “yedi kelle alındığı”ndan bahsediyor. O kellelerin sahiplerini, umutlarını, ailelerini düşünüyorum. Şehit astsubayı ve ailesini düşündüğüm gibi… Kimseye diyemiyorum.

Askeri gazinoda içiyorum, emekli bir Kürt öğretmenin lokantasında kebap yiyiyorum. Kürt kızların saçlarını okşayıp, subayların ellerini sıkıyorum… Dişlerimi sıkıyorum, ağlıyorum…

Hiç umudum yok!

Hiç yorum yok: