Kütüphanedeki Kadınlar (I. kısım)


I.

İonnis’in İrini’ye ilgisinden haberdar değildim daha.


II.

Kütüphanecilere karşı ezelden zaafım olduğunu inkâr edecek değilim. Kitaplara ve kütüphaneye duyulan bir zaaftan söz etmiyorum. Düpedüz kütüphanecilere duyulan ilgiden söz ediyorum. Ömürlerini ahşap ve kâğıt arasında geçirmeye nasıl karar verdiklerini merak ederim. Hele de genç ve güzellerse… Gerçi kütüphaneci deyince, kimsenin aklında genç ve güzel bir kadın canlanmadığının farkındayım. Genelde hafif kamburu çıkmış, saçları dökülmüş, gözlüklerinin üzerinden bakan, hastalıklı, huysuz bir ihtiyar gelir kütüphaneci deyince akla. En iyi ihtimal tombulca bir teyze… Hikâyeye eril bir giriş yaptığımın da farkındayım. Ama kütüphanecilere olan zaafımı inkâr edemeyeceğimi anlatmaya başlamıştım. Genç ve güzel kütüphanecilere olan ilgimi niye inkâr edeyim ki?

Sessizliğin hâkim olduğu ortamlardır kütüphaneler. Dudaklar ya fısıldaşmak için ya da okunulan kitabı kendi kendine tekrar etmek için belli belirsiz kıpırdatılır. Böylece gözler önem kazanır. Uzun süre bir masanın üzerine kapanıp kendi kendine kitaplarını okuyanların, sıkılınca yapabilecek tek şey vardır kütüphanede: Sağlarına sollarına bakınmak… Kütüphaneler kafalarını önlerindeki kitaplara gömenlerle dolu olduğu kadar, aval aval çevrelerindekileri izleyenlerle de doludur. Üstelik kendinizi önünüzdeki kitaba ne kadar kaptırmış olursanız olun, tık tıklayarak ilerleyen ve üzerinde taşıdığı bir çift bacağı hayal etmekten kendinizi alamadığınız topuk sesine kayıtsız kalabileceğiniz son yerdir kütüphane. Ya da yanınızdan hafif bir rüzgâr gibi esip geçiveren parfüm kokusuna… Bence daha önemlisi, takırdaya tokurdaya yürüyen o bir çift bacağa korkusuzca bakma şansına da sahipsinizdir, iki nedenden dolayı. Birincisi, muhtemelen çevrenizdeki herkes, sizin gibi o ayakkabıların sahibi olan bacaklara dikmiştir gözlerini. Yani korkmayın, kimse sizi fark etmez. İkincisi, eğer es kaza birisinin sizi fark edeceğini düşünüyorsanız, düştüğünüz durumu –çok nahoştur o durum evet- kurtarma olanağına sahipsinizdir. Şöyle; ayakkabıların sahibi olan bacaklara, onları arzular gibi değil, “nadide çalışma ortamımı bozan bu sesler de neyin nesi?” der gibi bakarsanız, durumu lehinize çevirmeniz bile mümkündür.

Bu ve benzeri nedenlerden dikkatleri dağalan ve etraflarını izlemeye başlayan kütüphane “sakinleri”nin –‘apartman’la oluşturduğu belirtisiz isim tamlamasından ziyade, ‘kütüphane’ ile oluşturduğu belirtisiz isim tamlaması daha yakışık almıyor mu ‘sakin’ kelimesinin? Ömrü boyunca bir tek “apartman sakini” ile tanışan var mıdır allah aşkına?- önce birbirlerinden kaçırdıkları gözleri, pencereden kitaplara, kitaplardan masalara ve sandalyelere, e sonra da haliyle o sandalyelerde oturanlara kayar. Eğer hoş bir tesadüf sonucu, gözler karşılıklı birbirine kaydıysa ne âlâ..! Ben kendi adıma bu hoş tesadüfün karşı cinsle gerçekleşmesini “âlâ” kabul ediyorum.

Tabi benim açımdan itiraf edilmesi gereken bir başka gerçek de şu ki, bu hoş tesadüfün her zaman “tesadüf” olduğunu söylemek doğru olmaz. Zira bizzat kendi çabam ve emeğim sonucu elde ettiğim o bir iki saniyelik bakışmaları tesadüf diye geçiştirmek hakkımı yemek olur.

Bu çaba ve emeği, çokluk –eğer mümkünse tabi-, genç ve güzel kütüphane görevlisine yöneltmemin de nedenleri var. Kütüphanede canı en çok sıkılan, çünkü burada en çok zaman geçiren kişiler kütüphane görevlileridir her şeyden önce. Kütüphanenin bakışmak konusunda sunduğu fırsatların da herkesten fazla farkında olduklarını sanıyorum. Üstelik karşı masada oturup dersini çalışan güzelle tanışmak için binbir takla atmak gerekirken, kütüphane görevlisi kızla tanışmak için vesile yaratmanıza bile gerek yoktur. Onun kütüphanede görevli olması, sizin de kütüphanede çalışmak üzere gelmiş olmanız yeter vesiledir.

Bunca uğraştıktan sonra, kütüphanelerin “kösnül” yerler olabilecekleri fikrini uyandırmayı becerebildiğimi umuyorum.

Şimdi tersten, daha doğrusu düzden ve normalden bakabiliriz meseleye…


III.

Kütüphaneci olmaya nasıl karar vermişlerdir? Gerçi kim ne zaman ve nasıl karar veriyor ne olacağına? Ve üstelik kim karar verdiği “şey” olabiliyor? Otobüs şoförü olmaya karar vermiştim uzun zaman önce. Ve evli olmamaya… Büyük bir şirketin hukuk bürosunda çalışıyor olmam bir tarafa, üstelik evliyim! Hem de bu ikinci evliliğim. Oysa boşanmış olmamaya da karar vermiştim bir zamanlar. Dahası var; zengin olmaya karar vermiştim örneğin. Bakmayın, büyük şirkette çalışıyorum dediğime. Şirketin sahibinin oğluyum da demedim ya… Sonra sırasıyla maceracı, çalışkan ve tembel olmaya karar vermişliğim var. Mütemadiyen huzurlu olmaya da karar veririm hâlâ.

Kişisel zikzakları ve derin meseleleri bıraksak, dünyevi gerçekler var. Genelde bir şey olmaya karar verilmez. “Adam” olunsun diye arkadan itelenir. Bazen dümdüz ilerlenir, bazen bir uçuruma düşülür. İtelemeyle adam olunduğu da, yukarılara çıkıldığı da vaki değildir. Adam olanlar, ya en başından arkalarından itekletmeyenler ya da bir yerlerde ayak direyenlerdir. Zira zaten, böylelerinin adam olmak tanımları, kendilerini iteleyenlerden farklıdır. Bir liste dolusu şey olmaya karar vermişliğime bakarak, ayak direyemediğim, adam da olmadığım sonucunu çıkarmanıza bozulmuyorum. Benim bozulduğum, adam olacağım umuduyla, bugüne kadar arkadan ittirilmeyi kabul etmiş olmam. Adam sayılacağımı düşünerek, kütüphaneci güzel genç kızlara olan ilgimi itiraf etmeyi bu kadar geciktirmeyi marifet bilmemdir bozulduğum.

Kütüphaneci güzel genç kızlar da kendileri karar vermezler herhalde kütüphaneci olmaya. Kütüphaneci olmak bir lütuf da değildir zaten. Ya da şöyle söyleyeyim, kütüphaneci olmak karar verilecek bir şey değildir. Hasbelkader kütüphaneci olunur. En azından buradan bakılınca öyle görünüyor. Kütüphaneci olmak için yanıp tutuşan kimseyle tanışmadığım gibi, çevresindeki gençlere kütüphaneci olmalarını salık veren kütüphaneciye de rastlamadım. Daha ilginç bir tespitimi de paylaşacağım sizinle. Beklenenin aksine, kitaplar için yanıp tutuşan bir kütüphaneciye de rastlamadım. Evvelce kitapları çok severlerdi de, her gün içiçe olunca mı sırrını yitirdi kitaplar onlar için, yoksa hiç mi olmadı o ateş içlerinde bilmem. Bildiğim ve dahi görüp tecrübe ettiğim, kütüphanecilerin kitaplara mesafeli olduklarıdır. Hak vermiyor da değilim bir taraftan… Patlıcanı şunca seven, insanoğlunun dünyaya yeni yeni patlıcan yemekleri yapmak üzere geldiğini savunan ve işi patlıcan enstitüsü kurulmasını önermeye kadar vardıran bendeniz, üst üste üç gün patlıcan yesem, dördüncü gün en azından bir ara vermek isterim bu duruma. Hiç ara vermeden günler, haftalar, aylar, yıllar boyunca, çok sevseniz dahi, kitaplarla birlikte olmak… Öğrenciliğimde amatör bir derginin yayım faaliyetine katılmışlığım vardır. Bir hafta kadar bu işle uğraştıktan sonra rüyalarımda kâğıt desteleri gördüğümü anımsıyorum.

Kütüphanecileri kitaplardan uzaklaştıran, herhal, bu kanıksamışlıktır.

Bir de kitap sevmek başka şey, kütüphanede çalışmak başka şey canım. Hiç patlıcan yemekleri lokantası açmayı düşünmedim misal. Kütüphanecilik dediğin, öğretmenlik doktorluk gibi bir meslek nihayetinde… Hastaları ya da hastalıkları sevdiği için doktor olmaz ki insan…

Olsa olsa kütüphaneci “de” olunabileceğini düşünür, o kadar. Ya da hayat böyle bir seçeneği dayattığında, aksi yönde tercihte bulunmasına neden olacak unsurları gözden geçirir. Yani doğalı, bu seçeneği kabul etmektir de, reddetmek için özel bir sebep bulmalıdır. Yorucu desen yorucu değil, parası az desen –gerçi bilmiyorum maaşlarını da- diğer masa başı çalışanlarından da az olacak değil ya… Siniri stresi yok üstüne. Dırdır edeni yok; zira bizatihi dırdır edilmemesi için kurgulanmış bir mekân. Üstelik bildiğim kadarıyla, özelleştirme tehlikesinden uzakta kalan müstesna bir alandır kütüphanecilik. Piyasa kurallarına göre, kâr-zarar ilkesine göre çalışmaz ki kütüphane. Sahibi açısından son derece pahalı, kullanıcısı içinse bedava olan bir hizmettir. Sağlık hizmeti bile parayla alınıp satılırken, bütün kütüphanelerden yararlanmak ücretsizdir. Kitap ödünç almak istemiyorsanız, kimse sormaz bile nereden gelip nereye gittiğinizi… Hangi sermaye grubu böyle bir işe talip olur? “Özel” eğitim kurumlarının kütüphaneleri bile “kamusal”dır aslında. Özelleştirme yoksa iş kaybı korkusu da yoktur. Kitap kaybetmeyin yeter ki…

Böylelikle, kütüphaneci olmamaya karar veremez insan. Kütüphaneciler, kütüphaneci olmamaya karar verememiş olanlardır. Edilgenlik ruhunda vardır mesleğin; belki de bu yüzden.

Hiç yorum yok: