Kütüphanedeki Kadınlar (II. kısım)


IV.
Kütüphaneciler ikiye ayrılır nazarımda: Güzel ve genç olanlar ile olmayanlar…

Güzel kütüphanecilerle karşılaştığım kütüphaneleri unutmamaya özen gösteririm. Aynı şehirde iki kütüphane varsa, güzel kütüphanecilerin çalıştıklarını tercih ederim. Zamanla kütüphaneler de ikiye ayrılır nazarımda: Güzel ve genç çalışanları olanlar ile olmayanlar…

Ankara’da onca kütüphane arasında Kumrular Sokak’taki İl Halk Kütüphanesi’ni tercih etmiş olmamın nedeni, ödünç kitap bölümünde bir zamanlar çalışan sarışındır. Ya da İzmir’de Ege Üniversitesi Kütüphanesi’ni tercih etmiş olmamın nedeni…

Şirketin, şehir dışındaki hukuk işlerini takip ettiğimden, şehir şehir gezerim. Tanıdık bir avukat bürosunun olmadığı şehirlerde, dosyaya çalışıp dilekçe yazmak için en uygun mekânlar kütüphanelerdir. Gittiğim hemen her şehrin kütüphanesini en az bir kez ziyaret etmişliğim vardır o yüzden. Hangilerinde bir güzelin çalıştığı hakkında bilgim de…

Sadece güzel çalışanlarına değil, çalışma düzeninin güzelliğine hayran kaldığım kütüphaneler de var tabi. Ama hayranlığımın boyutları ne olursa olsun, güzel çalışanları olanları, güzel çalışma düzeni olanlara tercih ederim.

Ama insan her zaman şanslı olamıyor işte. Bırakın kütüphanede bir güzel çalışmasını, kütüphanenin güzel çalışmasına bile razı olacağınız durumlar da oluyor. Yani iki güzellikten de mahrum kaldığınız durumlar…

Uzatmayayım; şirketimiz uluslararası ticaretini genişletmeye karar verdikten sonra, uluslararası hukuk semineri için Yunanistan’a gitme fırsatım doğdu. Üç hafta, uluslar arası hukuk semineri için uzun, Yunanistan’da tatil için ise kısa bir süreydi gerçi. Bir iki çıkmışlığım var yurtdışına ama daha önce Yunanistan’a gitmeyi istediğim halde gidememiştim. O yüzden seminer meminer dinlemeden işlemleri başlatıp vizemi aldım.


V.

Çocukluğunun önemli bir kısmını Ege Denizi’nde bugün yarın çıkması beklenen savaşın korkusuyla geçirmiş her Türk gibi, hem kızgınlık hem de bu kızgınlığın yarattığı bir mahcubiyet taşıyordum Yunanistan’a giderken. Zira kızgınlığımı doğru yere yönelttiğimden şüphe duymaya başlayalı epey olmuştu. Koca bir halk, bütün varlığını Türkler’e düşmanlık yapmaya adayamayacağına göre, tarih kitaplarında bize anlatılanların –en azından- bir kısmında, –yine en azından- bir hata payı olmalıydı. Kendi adıma şüphelerimde haklı çıktığımı söyleyebileceğim gibi, kitaplarda anlatılanların yanlış olmadığını gözlemlediğimi de söyleyebilirim. Çok mu karışık oldu? Kısaca ve maalesef yanlış anlaşılma payını da göze alarak şu şekilde ifade edilebilir durum: Hayır, Türkler’e ve Türkiye’ye özel bir düşmanlıkları yok ve evet, eğer o gözle bakarsanız, bizim açımızdan düşmanlık edilmeye çok müsait bir durumları var. İstanbul örneğinden gidelim… İstanbul’a olan abartılı ilgilerini, altında kötü niyetler besleyen, düşmanlık işareti olarak yorumlamak mümkün… Oysa beş altı yaşındaki erkek çocuklarının mahallenin etine dolgun ablalarına duydukları aşk gibi bir şey İstanbul’a karşı hissettikleri… Ulaşılması asla gerçekleşmeyecek bir düş olmanın ötesinde, altında özel mantık aramanın da anlamsız olduğu bir durum yani. Özel bir düşmanlığın eseri değil, ama Türkiye’den bakıldığında böyle yorumlanmaya ne kadar da müsait?

Bunu gözlemlemiş olmama rağmen, buraya geldikten sonra, Yunanistan’a duyduğum kızgınlıktan kaynaklanan mahcubiyetimin azalmadığını, aksine katlanarak arttığını da eklemeliyim. Zira her ne kadar, kitaplarda bize anlatılanları haklı çıkarabilecek şeyler olabileceğini söylediysem de, asıl önemli meselenin, o kitaplarda asla anlatılmayanlarda olduğunu da sezdim kısa sürede. 1920’lerdeki Büyük Mübadele bir tarafa, bu küçük ülkenin, iki kere daha Küçük Asya’dan göç etmek zorunda kalan Rumlar’ı ağırladığını, maalesef burada öğrendim. Kıbrıs’ın her iki ülkenin iç siyasal çekişmelerinde ne denli ağırlıklı bir yeri olduğunu, hele ulus devlet niteliğini kardeşinden daha geç kazanan Türkiye’nin, bu uluslaşma sürecindeki kimi adımlarını nasıl Kıbrıs’ı bahane ederek attığını anladım. Yüzyılın başında iki milyon Rum’un da yaşadığı güzelim memleketimde bugün mumla arasan on bin civarında Rum kaldığını da burada öğrendim maalesef. Benim için belli belirsiz bir tarihte gerçekleşmiş, hafif masalımsı yanı da bulunan 6–7 Eylül’ün taş kadar, sopa kadar, ölü insan bedeni kadar katı bir gerçek olduğunu da burada anladım. Şu andaki nüfusu on milyon olan bu ülkeye, daha nüfusları üç-dört milyon civarındayken, bir milyondan fazla Türkiyeli Rum’un geldiğini de öğrenince, İstanbul’a, İzmir’e duydukları özlemin, ileriye dönük düşmanca bir planın parçası olamayacak kadar masum bir yurt özlemi olduğunu anladım. Yaşları ellinin altmışın üzerinde olanların Türk olduğumu öğrenince, beni, kendilerini zorla göndermiş bir ülkenin yurttaşı olarak değil, Türkçe konuşabilecekleri bir hemşehrileri olarak gördüklerini fark ettiğimde arttı mahcubiyet duygum. Anadolu’dan bu topraklara iki ayrı zaman diliminde gelmiş gibi olduğumuzu fark ettim, bir apartmanın önündeki sandalyesine otururken adres tarifini İngilizce vermeye çalışıp son bir ümit Türkçe bilip bilmediğimi soran Kosta amca ile tanıştığımda. O ömrünün tamamını burada geçirmek üzere gelmişse de en az benim kadar Anadolu’ya aitti. Benim kadar Anadolu’ya ait olmasından daha önemlisi, benim kadar da ait değildi Yunanistan’a. Eğer buraya alışmış, buralı da olmuş olsaydı bu kadar net hissedemezdim mahcubiyet duygumu. Viktoria Meydanı’na çıkan sokaklardan birinde dikilip, biri kötü tehcir anılarına rağmen Türkiye’den nefret edemeyen, diğeri kötü çocukluk anıları ve tarih kitaplarına rağmen Yunanistan’dan nefret edemeyen, bir Yunan ve bir Türk ama iki Anadolulu olarak konuştuk.


VI.

Seminer çalışmalarından daha önemlisinin Yunanistan’ı gezmek ve tanımak olduğunu da saklamayacağım. Nasıl olsa bir itiraflar listesi şeklinde ilerliyor hikâye…

Seminerdeki derslerin biri için bir makale yazmam gerektiğinde, kütüphaneye gidecek olmanın mutluluğu sardı içimi. Kısa sürede bu mutluluktan sıyrıldım. Zira her şeyden önce hukuk fakültesine bağlı dört ya da beş kütüphane olduğunu öğrendim. Bu kütüphaneler, Ippokratus, Sina ve Akademias gibi çeşitli cadde ve sokaklara dağılmışlardı. Üstelik ana kütüphane, bir yıldır onarım gördüğünden kullanılamıyordu. Bunların üstüne, çalışma saatlerinin “belirsizliği” eklenince, kütüphane maceramın, güzel kütüphanecilerle ilgilenmeye fırsat bulamayacağım bir eziyete dönüşeceğini öngördüm. Aslında “belli” bir çalışma saatleri olsa da, başka bir çalışma düzeninden gelen ve şirket için günde on iki saat çalışan bendeniz için belirsiz bir çalışma düzenine sahiplerdi. İki buçukta kütüphanelerin kapanmasını anlamam mümkün değildi örneğin. Daha ilginci, kaldığım üç haftalık sürede bile, grev nedeniyle bütün resmi dairelerin kapandığını gördüm iki kere. Ama dahası da var. Ulusal gün olarak kabul edilen 28 Ekim resmi tatil. Bunda anlaşılmayacak bir şey yok elbette. Bir gün öncenin yarım gün tatil olması da değil anlayamadığım. Ama bu yarım günlük tatilin öğleden sonra değil de öğleden önce başlatılmasını anlayamadım. Öğleden sonra zaten çalışmadıklarından, yarım gün tatili, öğleden öncenin yarısından başlatıyorlardı. Daha bitmedi. Ulusal günün dışında, 17 Kasım’da bu kez yalnızca üniversiteler tatil. Darbecilerden ve diktatörlükten kurtuluşu simgeleyen anlamlı bir gün olduğunu da öğrendim ve garipsemedim bu durumu. Üniversite öğrencileri başta olmak üzere halk, diktatörlüğe karşı büyük bir gösteri yapıyor hâlâ, otuz yıl sonra bile. Yağmur altında yürüyen yüz binden fazla insanı görünce, diktatörlükten kurtuluşun bir halk için ne anlama gelebileceğini anladım. Ama 17’sinde yürüyüş yapılacak diye bir gün önce üniversiteye bağlı her türlü binanın kapısına kilit vurulmasını anlayamadım. Daha sonra tanıştığım Yunan bir arkadaşım, “Yunan olduğum için gurur duymuyorum belki, ama halkın mücadelesi ile diktatörleri alaşağı edip hapse tıktığımız için gurur duyuyorum” dediğinde bile bununla, üniversite kütüphanelerinin kapatılması arasındaki ilişkiyi kurmakta güçlük çektim.

Velhasıl hem benim Yunanistan’ı gezme önceliğim hem de onların çalışma düzeni yüzünden epey gecikti kütüphane işlerim.

Nihayet bir kütüphaneyi açık bulabildiğim boş bir zamanımda, kamu hukuku kütüphanesindeki bilgisayardan kaynak araştırması yaptım ve diğer kütüphanelerden edinebileceğim kitapları not ettim bir kenara. Hangi kitabın hangi kütüphanede olduğunu da yazdım tabi listeme. Bilgisayardaki kataloğa güvenerek, Helmut Steinberger’in Models of Constitutional Jurisdiction kitabını uluslararası hukuk kütüphanesinde bulunabileceğimi düşünüyordum örneğin. Listemde bu kitabın karşısında uluslararası hukuk kütüphanesi notunu düştüm.

Kaynak araştırması çalışmam zorlu geçmedi. Kütüphane görevlisi kızın da katkısıyla… Hem maddî hem manevî katkısı… Yunan alfabesinin bana yabancı alfaları betaları arasından usulca süzülüp Latin alfabesinin a’sının b’sinin tanıdıklığına çıkmam konusundaki yardımlarıyla işimi ne kadar kolaylaştırdı ise, kapkara ve koskocaman gözlerini gözlerime dikip gülümsemesiyle, çalışırken hoş vakit geçirmemi de o kadar sağladı. Ve sanırım, kullandığım bilgisayardan internete bağlanıp e-maillerimi kontrol etmeme de, bilerek yumdu o kara gözlerini. Böylece sırdaşlığın getirdiği heyecanı paylaşmamızı da o sağladı. Daha sonra atılacak herhangi bir adım için vaat de taşıyordu bu davranışı. Bunu sezecek kadar tanıyorum kadınları ve kütüphane olanaklarını…

Hiç yorum yok: