Kütüphanedeki Kadınlar (III. kısım)



VII.

İstanbul’da İstanbullu bulunmaz ya, onun gibi… Yunanistan’da, ülkeye, geçen yüzyılki göç dalgalarından biriyle gelmemiş aileye rastlamak imkânsız. Konuşmaya başladığınız hemen herkesin, yaşına göre, ya annesi babası ya büyük anne babaları ya teyzeleri ya amcaları bir yerlerden gelmiş. Yalnızca Küçük Asya’dan gelenler değil, Balkanlar’dan, Afrika’dan, Uzak Asya’dan ve eski Sovyet Cumhuriyetleri’nden ya da Doğu Avrupa ülkelerinden gelenler var Atina’da. Bunlar son on-yirmi yılın göçmenleri elbette. Oysa geçen yüzyıl boyunca yine Anadolu dışında İtalya’dan, Makedonya, Arnavutluk ve Bulgaristan’dan gelen yüz binlerce “Yunanlı” var.

Ulus devlet olurlarken, içlerindeki azınlıkları ya tez elden dışarı atar ya da asimile eder devletler. İlki daha masrafsız, aradan biraz zaman geçtikten sonra, kötü niyetliler tarafından kaşınması daha zor bir yöntem olduğundan daha çok tercih edilir. İşin aslı, bu ilk yöntemi kullanamadıkları halklara karşı ikinci yönteme geçerler. On dokuzuncu yüzyılın sonu ile yirminci yüzyılın başında yepyeni ulus devletler çıkarken sahneye, uluslaşma aşamasına ulaşamayan onlarca farklı halk ya da etnik grup da bir daha hiç ortaya çıkmamak üzere gömülüyordu tarihe bu yüzden. Bu dönemde, sermaye birikim modelini tek bir ulus çerçevesinde kurmak daha kârlı göründüğünden, belki de en büyük zenginlikleri olan kendilerinden farklı insanlarla bir arada yaşama şanslarını, bir mirasyedi gibi harcayıp bitiriverdi yeni kurulan devletler. Diğer devletlerin sınırları içinde kalan, kendi uluslarından kabul ettikleri gruplarla değişmek üzere kullandılar topraklarındaki azınlıkları. Bir tür trampa usulü… Halkların trampası… Yunanistan’da tersi yaşanmış bu sürecin. Başka ulus devletlere gönderecek fazlaca azınlıkları olmadığı halde, çevre coğrafyanın hemen her yerinde yaşayan Yunanlılar o hay huy içerisinde gelip “anavatanları”na yerleşmişler. Yunan ulus devleti de bu temel üzerine inşa etmiş ideolojisini ve Yunan kimliğini... Ortak bir göç acısı yaşayanlar anlarlar birbirlerinin halinden, zor olmamış kaynaşmaları. Dünyada çok daha fazla tanınan Antik Yunan dünyası ve o dünyanın diğer önemli isimleri yerine, Büyük İskender ve Hellenizm’in ön plana çıkarılması bununla ilişkilidir belki de. Zira Balkanlar’dan, Anadolu’dan, adalardan hatta Mısır’dan gelenler; Attiki ile Sparta’nın mücadelesinde kendilerinden bir şey bulamamışlar ama Büyük İskender’i kabullenmekte sakınca görmemişler. O yüzden en büyük mücadelesini, ne topraklarını ne de Antik Yunan kültürünü sahiplenmek, yalnızca Büyük İskender’i sahiplenmek mevzu bahis olduğunda vermiş Yunanistan. Belki diğerlerini sahiplenmek konusunda tartışmaya gerek olmadığındandır. Ama devletin, bu simgenin üzerine ulusun kimliğini inşa etmesiyle hiç mi alakası yoktur, İskender’in mirası için koparılan kavganın?

Böylece içindeki yabancıyı dışlamak yerine, dışarıdan geleni kendinden kabul etmek gibi, diğer ulus devletler açısından pek geçerli olmayan zor, karmaşık bir yöntem kullanılıp, İskender’le çözmüşler düğümü…

Yeni gelen yüz binlerce farklı insan yüzlerce farklı çeşit dil, müzik, dans, yemek ve suç getirmiş Yunanistan’a. Göçmenler bunları taşırlar heybelerinde. İster mübadele dönemlerinde olduğu gibi apar topar gönderilsinler, ister yoksulluk-işsizlik nedeniyle üzerinde onlarca kez düşünüp her seferinde fikir değiştirerek yollara düşsünler; ister iki urbadan başka bir şey almasınlar yanlarına, ister bir vagonu işgal etsinler eşyalarıyla; ve ister trenle, ister uçakla, ister gemiyle, hatta yüzerek, koşarak, yürüyerek göç etsinler… Hepsi yeni bir dil, yeni bir müzik, yeni bir dans, yeni bir yemek ve yeni bir suç taşırlar kendileriyle birlikte. Dillerini çok iyi bildiklerinden, iyi müzik yaptıklarından, iyi dans ettiklerinden, iyi yemek pişirdiklerinden değil… Suçlu olduklarından da değil elbette… Başlı başına varlıkları bir suç tehdididir göçmenlerin, yeni geldikleri memlekette. Konuşmaları başlı başına bir şarkı, kendilerini anlatma çabaları bir danstır. Yemek ise, dillerinden ve dinlerinden bile daha çok sahip çıktıkları bir kimliktir artık. Zaman zaman içine girdikleri toplumla onları ayıran, zaman zaman birleştiren bir alt kimlik…


VIII.

Arnavutluk göçmeni bir ailenin işlettiği küçük bir içkili lokantada geçiriyordum boş olan günlerimi. Hem kaldığım otele yakın, hem fiyatları makul hem de sohbetleri çekilir olduğu için… Böylece geniş bir Arnavutluk göçmenleri kültürü edindiğim gibi, lokantanın küçüklüğünün yarattığı samimiyet sayesinde müşterilerle de ahbaplık kurma olanağı buldum. Kimisiyle Platon felsefesi konuştuk, kimisiyle az aşağıdaki kârhanedeki Rus kadınlardan söz ettik. Bulgaristan’da büyük bir orkestrada piyanist iken buraya geldikten sonra öğretmenlik yapan Dimitri ile bol bol müzik dinledik, uzo içtik.

Matheus adında Polonyalı bir boyacı geliyordu haftada bir iki gün. Hiç ayık görmedim onu. Ama bir insan bu kadar mı güzel sarhoş olur… Zaten elma elma olan yanakları, içkinin etkisiyle iyiden kızarmış, gözleri gülümsemekten yumuk yumuk, kalın dudaklarını saklayacak kadar pos bıyığını birasından aldığı her yudumdan sonra elinin tersiyle silen, hiç kimse onu dinlemediği halde, çok önemli bir şey anlatıyormuşçasına konuşan bir adam… Hepten sarhoş, kendinde değil diyeceğim dilim varmıyor. Çünkü konuştukları hep çevrede olup bitenle ilişkili… Bir tercih olarak sarhoş oluyor gibi bir hali var. Komiklik yapıyor bazen, komiklik olsun diye değil. Kendisi de gülüyor kendisine ve kimseye kızmıyor, sataşmıyor. Kimseye kızabilir gibi de durmuyor. Nasıl büyük bir huzurdur bu yakaladığı diye düşündüm onu gördüğüm ilk günden itibaren. Kaç yılmış olmuş buraya geleli diye düşündüm; anlaşılan çok iyi Yunanca konuşuyor. O sarhoşluğa rağmen arada Polonyaca konuşmadığına göre, bilinçaltında da Yunanca konuşuyor demek artık.

Lokantada bir iki yakın dosttan başka kimsenin kalmadığı bir akşamdı. Dimitri ile müzikten söz ediyorduk bir köşede. Lokantanın sahibi, karısı ile birlikte günlük hesaplarına dalmış, müşterilerden biri televizyonun kumandasını almış futbol programı arıyordu. Matheus hepimize fon müziği gibiydi. Düğmesine basılmış gibi, konuştukça konuşuyor, konuştukça daha çok sarhoş oluyor, sarhoş oldukça daha çok konuşuyordu. O orda olmasa böyle olur muydu o akşam bilmem. Ama onun orada olduğunun farkında bile değildim belki artık. Arada sırada kendi kendisine gülüyor, ayağa kalkıp gidecek gibi oluyor, tuvalete kadar gidip dönüp masasına oturuyordu. Bu kocaman burunlu, sarışın, renkli gözlü sevimli adam, dikkat çekmek fark edilmek ister gibiydi.

Herkes farkındaymış varlığının ki, sesi kesilince bir iki saniyeliğine bütün başlar o tarafa döndü. Kulaklarımız onun sesine alıştığından, yanında dikilip gayet sakin ama ağlamaklı, sesini yükseltmeden konuşan kadını, ancak döndüğümüzde fark ettik. Lokantanın sahibi, Dimitri ve hatta televizyonda dün akşamki maçı yorumlayan spiker bile sustu. Kenarda uyuklayan bir müşteri –orada olduğundan bile haberdar değildim daha önce-, sessizlikle uyandı. Matheus’un sesi ve kahkahasıyla yarattığı denge bozuldu lokantada. Yeni bir denge bulununcaya kadarki o mütereddit, sıkıntılı hal çöküverdi. Hepimiz çöken sıkıntının altında kalmıştık da, Matheus ile yanında ayakta durup fısıldar gibi konuşan kadın öyle dimdik duruyor gibiydiler. Matheus bir taraftan saatlerdir çekmeye çalıştığı ilgiye kavuşmuş olmaktan mutluydu, bir taraftan bunu kendi yöntemleriyle beceremediği için öfkeliydi. İlgiyi çekmişken oynamaya devam etmek istedi, ama herkes ona baktığında bunun bir oyun olduğu da anlaşıldığından çareyi sırıtmakta buldu. Oysa sırıtmak şu durumda onu iyice sarhoş göstermekten başka bir işe yaramadı.

Parmaklarındaki yüzüklerin aynılığına bakarak karısı olabileceğini düşündüğüm kadın, hiç kızmış gibi durmuyordu. Sıkıntılıydı sıkıntılı olmasına. Sıkıntısı yüzüne vurmuş, Matheus’un yanaklarından ve burnundan bile kırmızı yapmıştı yüzünü. Ama aceleci değildi. Kocasını meyhaneden, içki masasından toplamaya gelmiş olmanın utancı yoktu. Çok kırılgan, çok kanıksamış bir mahcubiyet sadece… Yalvarır ya da kızmış gibi bakmıyordu Matheus’a. Ama çok kötü kırılmış gibi bakıyordu. O yüzden oynayamıyordu rolünü Matheus belki de. Bu durumda ya her şeyi göze almış bir kızgınlık ya da ayaklara düşmüş bir yalvarma beklenirdi kadından. Öyle davransaydı, kafamızı çevirip bakmazdık belki biz de. Ya da bakardık, unuturduk. Her gün onlarcasını görebileceğimiz sokak ortasında kavga eden bir çift der geçerdik. İçimize işlemezdi, lokantayı doldurmazdı bu kadar. Oysa bu küçücük kadın, Matheus’un boyundan posundan, hatta burnundan bile daha büyük bir tevekkülle konuşuyordu. Kadından çok tevekküle bakıyorduk. Tevekküle bakıp, kadının evde uyutup geldiği çocuğun rüyasını, ömrünün son beş yılında meyhane meyhane gezip kocasını arayışını görüyorduk. On iki yıl önce, Matheus Polonya’dan geleli dört ya da beş yıl olmuşken, daha on dokuzunda ya da yirmisinde, beyaz tenli bir genç kız olan bu kadının, Matheus gibi bir deve âşık olup kurduğu hayalleri görüyorduk. Ve kadının gözlerindeki aşkı görüyorduk tevekküle bakıp. Altı yıl önce bir trafik kazasında yitirdikleri çocuklarını görüyorduk bu tevekküle bakıp. Aşk ve ölümle birleşmedikçe bunca ağır olamayacağını da görerek tevekkülün…

Bana huzuru düşündüren bu adam, bu kadının yaşamına huzursuzluk getirmiş olabilir miydi? Bu her zaman gülümseyen, hatta şu koşul altında bile –ama bu sefer biraz da bozuntuya vermemek için- gülümseyen bu dünya tatlısı adam, kendisine âşık bu kadından habersiz mi kaçardı kendi huzur diyarına? Dünyayı karşısına alabilecek kadar güçlü, uzanacak tehditkâr bir eli koparacak kadar öfkeli olabileceği, duruşundan belli olduğu halde, Matheus’a sevgi ile bakan bu kadından…

Hiç yorum yok: