
XI.
Sonradan gelen görevlinin gelişiyle her şey normale döner sanmıştım. Kapı artık gıcırdamaz, olur olmaz telefon çalmaz, masada ders çalışıyormuş gibi oturuyorlarsa da kütüphaneye kafe muamelesi yapan gençlerden kahkaha yükselmez… Ama daha önemlisi, yeni gelen görevli kitabın kütüphanede olup olmadığını anlamak üzere katalogları tarar, benim iki gün önce bilgisayardan arayıp bulduğum gibi, kitabın bu kütüphanede olması gerektiğini hemen fark eder ve gidip kitabı getirir… İşimi, ilkine göre daha makul daha genç daha güzel görünen bu yeni görevlinin devralmasına sevinmiştim dolayısıyla. Yirmili yaşlarının sonunda, kendisiyle ve çevresiyle barışık, özgüveni yerinde bir genç kız… Esmer… Güzel… Böyle tatsız bir kitap arama vakası için değil de, daha ciddi sıfatlar taşıyan bir araştırmacı ya da müfettiş olarak gelmiş olsaydım buraya, kesin cilveleşirdi benimle diye düşündüm.
Bu yeni genç ve güzel kızın meseleye dahli öyle aniden gerçekleşmedi ne var ki… Ben elimdeki kitap listesi ile diğer görevlinin masasının önünde dikişmiş beklerken, havalı havalı ceketini askıya astı önce küçük hanım. Sonra gidip kahvesini aldı. Masasına oturup kısık sesle de olsa radyosunu açınca tam oldu. Kütüphanede radyo dinleyen bir kütüphane görevlisi… O anda her şeyin normale dönebileceğine olan inancımı kaybettim. İnancımı kaybetsem de, her şeyi normale çevirme azmimi kaybetmemiş olmalıyım ki, durumumu anlattım ona da. Çok anlıyormuş gibi bakıyordu, ben diğer kütüphanedeki bilgisayardan, katalogdan, oradaki görevlinin beni buraya yönlendirdiğinden söz ederken. Ben sözümü bitirince, sanki hiç o değilmiş gibi, bir yere telefon açması gerektiğini hatırlamış olmalı ki, bir saniye deyip telefonu aldı eline. Yunanca anlamadığımı söylemiştim, ama gerekli ve resmi bir konuşma için kullanılan ses tonu ile gereksiz ve kişisel bir telefon konuşması için kullanılan ses tonu arasındaki farkı, hemen her dilde anlayabileceğimi sanıyorum. Ve bu küçük hanım, çok büyük olasılıkla, akşam gittikleri bardan söz ediyordu telefonun diğer ucundaki belirsiz kişiye. Bu uzadıkça uzayan ve ses seviyesinin giderek arttığı telefon görüşmesi yalnızca bana mı garip geliyor diye etrafıma baktım. Maalesef böyle bir telefon konuşmasının yapıldığına yalnızca ben tanıklık ediyordum. İlk görevli önündeki kâğıt tomarına gömülmüş, müdür odasında gazetesini okuyor, hiç de ders çalışıyormuş zannı uyandırmayan öğrenciler artık düpedüz sohbet ediyorlardı.
Neden sonra telefon görüşmesi bitti, kitap diyordunuz diye bana döndü. Kitabın ve yazarının adını söyledim, almak istediğimi söyledim. Bakayım diyerek elimden aldı listeyi. Hangi kitabı istediğimi gösterdim listeden. Bütün o şen şakraklığıyla, akşama parti var der gibi, bu kitap bizde yok deyiverdi. İlk görevli kadının mı yoksa bu ikinci görevlinin mi daha çabuk yanıt verdiğini birbirinden ayırt edemeyecek durumda olduğumdan, hesabını yapamadım. Ama her iki görevli de öylesine büyük bir özgüvenle konuşuyorlardı ki, sorunun bende olduğunu düşündüm ilk. Belki de yanlış kütüphaneye gelmiştim. Gayri ihtiyari sordum, burası uluslararası hukuk kütüphanesi değil mi diye? Ama soruyu böyle sorunca, hiç istemediğim halde sanki meydan okuyormuş gibi bir hava yaratmış oldum. Birinci atıldı, “evet beyefendi, niye sordunuz?”. Beyefendi vurgulu konuşmalar, restini görüyorum ve rest çekiyorum konuşmalarıdır. Dedim ya, dillerini konuşamamanın getirdiği bir asimetri durumu söz konusu zaten… Böyle bir resti karşılayabilecek durumum yoktu. Yanlış mı yazdım acaba ben kitabın hangi kütüphanede olduğunu diyerek derhal kendime yönelttim suçlamamı. Olabilir dedi ikinci, renk vermeyen bir tonda, zira bizde yok bu kitap… Önlerinde açık duran bilgisayara bakmak varken, raflarda şöyle bir göz gezdirmek varken, ağız birliği etmişçesine iki saniye içerisinde bu kitap bizde yok diyen iki kadının özgüveni karşısında saygıyla eğilmekten başka ne yapabilirdim? Besbelli ki küçümsüyordum onları. Telefonla konuşmalarına, radyo dinlemelerine, iş yapmaktan kaçıyormuş gibi görünmelerine bakıp gerçekten hiçbir iş yapmadıklarını düşünüyordum. Oysa aslıda bu iki kadın, buradaki binlerce kitabı tek tek kendi elleri ile bu raflara yerleştirdiklerinden ve her biriyle ayrı ayrı duygusal ilişki kurduklarından, kendi adlarını bilir gibi biliyorlardı kütüphanelerindeki kitapların adlarını ve onların zihinlerindeki kayıtlara göre, “bu kitap bu kütüphanede yok”tu. Büyük bir saygıyla teslimiyetimi ilan etmek üzereyken üçüncü çıkıp geldi. Bu kütüphaneye memur ataması yaparken, en azından bir tanesinin nasıl kitap aranması gerektiğini bilmesi gerektiğini göz önüne alacaklarını düşündüm, sevindim. Gelen üçüncü değil, aradığım kitaptı sanki…
XII.
Oysa üçüncünün o sabah, şeriflerinin hayrolacağının garantisi var mı bakalım?
İkinciden daha şen şakrak geldi. İkinciden daha yaşlı değil belki ama görür görmez aklımda, evde kalmış duygusu canlandı. Saçlarındaki permaların üstüne taktığı renkli tokalar mı, büyük bir hassasiyetle dizinin hemen altındaki hizası ayarlanmış fırfırlı etekleri mi böyle düşündürdü bana? Yoksa güneş ışığı gördükçe kararan gözlükleri ve kızaran yanakları mı?
Evde kalmanın yaşla ilgili olmadığını kanıtlar gibi önümde duruyordu ikinciyle üçüncü işte… Yirmi yaşında bile olsa evde kalmış dediğiniz yok mudur tanıdıklarınız arasında? Üzerine bir ara bir anaçlık gelmiş, hemen ardından geçen anaçlık yerini hayatının erkeğini bulma arayışlarını bırakmış ve artık bütün hayatını buna göre organize eden bir tanıdığınız mesela..? Ailedeki kızların en büyük sırdaşlarıdır böyleleri. Hiç kimseye anlatılmayanlar anlatılır onlara. Başkalarının sırlarını, bir pembe dizi ciddiyetiyle başkalarına anlatır onlar da. Kimi zaman anlattıkları olayla kendi başlarından geçiyormuş gibi hem de… Yine de kimse kendini alamaz sırlarını onlara anlatmaktan.
Üçüncünün niyeti, ikincinin az önce telefonda anlatmaya başladığı, akşamki buluşmasının devamını dinlemekti aslında; öyle girdi içeriye. İkinciden ziyade onu heyecanlandırıyordu bu buluşma, nedense… Başkalarının heyecanlarını yaşamaktan yorulmuş, belki yüzlerce kez söz vermişti kendisine, kimsenin işine burnunu sokmayacağına… Sonuç? Dün gece, ikincinin anlatacaklarının heyecanıyla uyuyamamıştı işte yine. Biliyordu da, ikincinin biri bin, pireyi deve yaparak anlattığını… Bunun yanında en önemli şeyleri anlatmadığını da biliyordu. Ama bütün varoluşunu borçlu olduğu bu özelliğinden vazgeçmek, bir nevi intihar kararı gibiydi onun için. Ve evlenmeden intihar etmeye niyeti yoktu. Evlilik? Belki evlenince intihar etmiş de sayılırdı insan. O yüzden asla intihar etmeyecekti. Kütüphanedeki işini ve başkalarının hayatlarını bırakacak, bunca yıl kendisine zehir ettiği yaşamı, kocasına zehir edecekti evlendikten sonra. Öyle birinci gibi, tevekkülle toplayamazdı kocasını meyhanelerden. Ortalığı birbirine katardı. Birinci öyle tevekkülle kocasının peşinden koştuğundan, ilk çocukları öldükten sonra, kocası içkiyle huzur kendisi sinir hastalığı bulmuştu işte. Varsa yoksa oğlu, kocası… Gerçi hele bir evlensin, bir oğlan da o doğuracaktı bu evliliğin şerefine. Zaten ancak böyle kurtulurdu kocası elinden.
İkinciyle belki hiç tanıştırmazdı evleneceği adamı. Neme lazım..! Kaşı oynar, gözü oynar… Varsın ikinci anlatsındı ona her sabah, akşamki maceralarını…
Beni görünce ikincinin masasının önünde, duraladı. Kurtarıcısı gelmiş gibiydi ikinci de. Beni derhal yeni gelene havale edip yeni bir telefon görüşmesine başladı.
Süreci üçüncüye de anlattığımı, onun da söylediklerimi dinlemeyip elimdeki kâğıdı çekip aldığını uzun uzadıya anlatacak değilim yine… Şu kadarını söyleyeyim, üçüncü, tartışmasız en hızlı yanıtı verdi: “Bu kitap bizde yok!”. Yapacak bir şeydi yoktu benim açımdan. Çok yalvarır gibi bakmış olmayalım ki telefon görüşmesini bitiren ikinciye, şu bilgisayara bir bakalım bari dedi. O ana kadar yine kendi işine gömülmüş gibi görünen birinci atladı, bu kütüphanedeki kitapların kaydı yok hiçbir katalogda, mümkün değil bunu bilgisayardan bulabilmeniz diye… Aslında bana, sen yalan söylüyorsun diyor da, başka kelimeler kullanarak… Aman bakalım canım, n’olacak gibi bir hareket yaptı ikinci.
Üç kişi geçtiler bilgisayarın başına, ben kayıtlara ulaştığım sitenin adresini verdim. Bir iki saniye sonra, listemdeki kitap, adıyla sanıyla, yazarının adıyla soyadıyla ve hangi kütüphanede olduğuna ilişkin kayıtla karşılarındaki ekranda duruyordu. Kitabın bu kütüphanede olması gerektiğine ilişkin kaydı okuyunca yüzlerinin aldığı şekli görmeliydiniz. Basbayağı üzülmüştü üç kadın da. Ama daha ilginci, hiç birisi, kitabın gerçekten burada olabileceğine ihtimal vermiyordu hâlâ ve kitabı arama zahmetine katlanmadılar yine. Tüh, bizde olması gerekiyormuş ama yok dediler sadece. Sonra ikincinin, bu kez gerekli ve resmi olduğu ses tonundan anlaşılan telefon görüşmeleri başladı. Ama bu telefon görüşmeleri, kitabın nerede olabileceğine ilişkin değildi. Bu kaydı, bilgisayardaki kataloğa kimin eklediğini bulmaya çalışıyorlardı. Dört beş ayrı yere telefon açıldı. Bu arada en azından yanımdaki yöremdeki bir iki rafı gözden geçirdim ben de.
İkincinin telefon görüşmeleri bitince, üçü birlikte tek bir rafın önünde durdular. Olsa olsa bu raftadır diye. Penguenler gibi, aynı hızda ve aynı yöne çevirerek başlarını rafı taradılar gözleriyle. Aralarında tartıştılar bir ara. Zaten en sıradan konuşmaları bile tartışma gibi olduğundan öyle gelmiştir belki bana. Bir erkek ismi geçiyordu arada bir. Ne zaman o isim geçse, ikinci gidip telefon açıyordu birilerine…
Rafın önündeki son tartışmalarında bir karara varmış olmalılar ki, üçü birlikte bana döndü. Gözlerindeki hayal kırıklığını görebiliyordum. Kendilerinden bu kadar emin bu üç güçlü kadının gözlerindeki hayal kırıklığına benim neden olduğumu düşünerek üzüldüm. Üçüncü gayet nazik bir şekilde, bilgisayardaki kayıtlarda kitap burada görünüyorsa da, maalesef burada olmadığını, yapabilecekleri bir şey olmadığını, kitabı değil belki ama o kaydı bilgisayardaki kataloğa kimin koyduğunu en kısa sürede bulacaklarını söyleyip özür diledi benden. Ben son bir umut, adımı soyadımı ve telefon numaramı yazıp bıraktım. Eğer şu bir iki hafta içerisinde kitaba rastlayacak olurlarsa beni aramalarını rica ettim. Gıcırtılı kapıya yöneldiğimde, ikincinin masasında, küçük bir bardağın içerisinde, kurumaya yüz tutmuş kırmızı bir karanfil gördüm. Dönüp bakmadım, arkamda bıraktığım, birinin erkek ismi taşıdığından emin olduğum kütüphane görevlisi üç kadına bir kere daha…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder